Mavi…
Senin adın.
Senin bendeki varlığın.
Var olduğum yer.
Derinliğim.
Mavi sen…
Mavi ben…
Mavi midir seni bana hissettiren,
Yoksa derinliğim midir
Bendeki varlığını çağıran?
Bilmiyorum.
Bildiklerim çoktan sustu.
Bildiklerim çoktan yoruldu.
Şimdi sadece hissediyorum.
Bir denizin en dip yerinde unutulmuş bir sır gibi.
Bir göğün en uzak mavisinde kaybolmuş bir iz gibi.
Bir ömrün tam ortasında duran,
Ama hiçbir zamana ait olmayan bir duygu gibi…
Sen…
Ne gelişsin,
Ne gidiş.
Ne başlangıç,
Ne son.
Sen,
İçimde kendine ait bir sonsuzluk kurdun.
Dokunamadığım kadar yakın,
Kaybedemediğim kadar içimde.
Adını düşününce
Bir insan gelmiyor aklıma.
Bir derinlik çöküyor içime.
Sessiz.
Uçsuz.
Dipsiz.
Öyle bir derinlik ki…
İnsan düştükçe kendine ulaşıyor.
İnsan indikçe kendi yalnızlığını duyuyor.
İnsan baktıkça,
Kendi hakikatini görüyor.
Ve ben,
Ne zaman içime dönsem,
Bir yerlerde mutlaka sana rastlıyorum.
Bir dalganın kırılışında…
Bir akşamın sessizliğinde…
Bir gökyüzünün tükenmeyen mavisinde…
Çünkü sen artık bir hatıra değilsin.
Bir özlem de değilsin.
Sen,
Kalbimin içinde açılmış
Ve sonu görünmeyen bir derinliksin.
Mavi…
Belki deniz bu yüzden mavi.
Belki gökyüzü bu yüzden.
Belki bütün mavilikler,
İnsanın içinde sakladığı
Ve bir türlü adını koyamadığı şeylerin rengidir.
Ve benim içimde,
Adı hâlâ konulamayan bir yer var.
Ne zaman baksam,
Mavi oluyor.














