“İnsandan doğan insan olur, hayvandan doğan hayvan olur.”
— Neşet Ertaş
Ne kadar ağır bir söz.
Ne kadar sade.
Ve ne kadar gerçek.
İnsan doğmak kolaydır.
Ama insan kalmak…
İşte asıl mesele budur.
Çünkü insanı insan yapan yüzü değildir.
Soyu değildir.
Parası değildir.
Makamı değildir.
Konuştuğu sözler hiç değildir.
İnsanı insan yapan, başkasına yaşattıklarıdır.
Bugün öyle insanlar var ki…
Kendi yetersizlikleriyle yüzleşmek yerine başkalarını aşağı çekerek kendilerini tamamlamaya çalışıyorlar.
Birini küçültüyorlar.
Birini susturuyorlar.
Birinin emeğini değersizleştiriyorlar.
Birinin başarısını gölgelemeye çalışıyorlar.
Birinin özgüvenini kırıyorlar.
Birinin ışığını kısmaya uğraşıyorlar.
Sonra da kendilerini büyük sanıyorlar.
Oysa bilmiyorlar:
Başkasını küçültmek, seni büyütmez.
Sadece ne kadar küçük düşündüğünü gösterir.
Bir insanı ezmek sana güç kazandırmaz.
Birini susturmak sana haklılık kazandırmaz.
Birinin ışığını söndürmek sana ışık vermez.
Birinin başarısını küçümsemek senin başarını büyütmez.
Bir insanın itibarını zedelemek senin itibarını yükseltmez.
Çünkü başkasından çaldığın değer, senin değerine dönüşmez.
Başkasının eksilmesi, senin tamamlanman değildir.
Ama bazıları bunu bir türlü anlayamaz.
Çünkü kendi içlerindeki boşlukla yüzleşmek ağır gelir.
Kendi yetersizliklerini görmek istemezler.
Kendi başarısızlıklarını kabul etmek istemezler.
Kendi korkularına bakmak istemezler.
Kendi eksiklerini tamamlamak yerine başkasından parça koparmayı seçerler.
Birini aşağı indirirler.
Bir anlığına kendilerini yukarıda hissederler.
Ama yalnızca bir anlığına.
Çünkü o boşluk yine oradadır.
Sonra başka birini bulurlar.
Yine küçültürler.
Yine aşağılarlar.
Yine ezmeye çalışırlar.
Ama boşluk kapanmaz.
Çünkü insanın içindeki eksiklik, başka insanların hayatını eksilterek tamamlanmaz.
Sen dünyadaki herkesi kendinden aşağıya çeksen bile, kendini yukarı taşıyamazsın.
Çünkü gerçek yükseklik, başkasının düştüğü yer değildir.
Kendi çıktığın yerdir.
Gerçek güç, birini ezebilmek değildir.
Ezmeye gücün yettiği halde ezmemektir.
Gerçek özgüven, herkesten üstün olduğunu düşünmek değildir.
Kimseyi kendinden aşağı görmeye ihtiyaç duymamaktır.
Gerçek başarı, başkasının başarısını gölgelemek değildir.
Kendi ışığını yakabilmektir.
Ama kendisiyle barışık olmayan insan, başkasının ışığını tehdit olarak görür.
Çünkü başkasının parlaması ona kendi karanlığını hatırlatır.
Bu yüzden ışığı söndürmeye çalışır.
Oysa karanlık, ışığı söndürmekle aydınlanmaz.
Sadece daha karanlık hale gelir.
İnsan da böyledir.
Kendi içindeki boşluğu başkalarının hayatıyla doldurmaya çalıştıkça daha da boşalır.
Daha çok kontrol eder.
Daha çok küçümser.
Daha çok kırar.
Daha çok hükmeder.
Ama içindeki o eksiklik…
Hep oradadır.
Çünkü kendinden kaçamazsın.
Herkesi kandırabilirsin.
Herkese güçlü görünebilirsin.
Herkese kendini haklı anlatabilirsin.
Ama gecenin sessizliğinde…
Kalabalıklar dağıldığında…
Alkışlar sustuğunda…
Kendi vicdanınla baş başa kaldığında…
Kendinden kaçamazsın.
İşte insanın gerçek hesabı orada başlar.
Ne kadar insan ezdin?
Kaç kişinin sesini kestin?
Kaç insanın güvenini kırdın?
Kaç kişinin hayatına kendi eksikliğini yükledin?
Kaç insanı küçülterek kendini büyük hissettin?
Ve en önemlisi:
Bütün bunlara rağmen kendini neden hâlâ tamamlayamadın?
Çünkü sorun hiçbir zaman karşındaki insan değildi.
Sorun sendeki boşluktu.
Ama sen boşluğu doldurmak yerine aynayı kırmayı seçtin.
Kendini değiştirmek yerine başkasını değiştirmeye çalıştın.
Kendi eksikliğini kabul etmek yerine başkasının kusurunu büyüttün.
Kendi başarısızlığınla yüzleşmek yerine başarılı olanı küçümsedin.
Kendi korkunu yenmek yerine başkasını korkuttun.
Ve bunu güç sandın.
Oysa bu güç değildi.
Bu, insanın kendi yetersizliğine giydirdiği kibirli bir maskeydi.
Çünkü gerçekten güçlü insanlar başkalarını ezmez.
Yanındakini de yükseltir.
Gerçekten değerli insanlar başkasının değerinden rahatsız olmaz.
Gerçekten büyük insanlar başkasını küçülterek büyümez.
Ve gerçekten insan olanlar…
Kendi içindeki eksikliği başkasının yarasına dönüştürmez.
Neşet Ertaş’ın sözü tam da burada insanın karşısına dikilir:
“İnsandan doğan insan olur…”
Peki sen?
İnsan olarak doğduğun kesin.
Ama hayatın boyunca insan kalabildin mi?
İnsanların canını yakarken…
İnsanlığını hatırladın mı?
Birini küçümserken…
Kendi küçüklüğünü görebildin mi?
Birini sustururken…
İçindeki sesi duyabildin mi?
Birini yere indirirken…
Kendi ruhunun ne kadar alçaldığını fark edebildin mi?
Çünkü insanlık, doğduğun gün sana verilen bir sıfat değildir.
Her gün yeniden hak edilmesi gereken bir değerdir.
Ve başkasını eksilterek kendini tamamlamaya çalışanlara söylenecek tek bir gerçek vardır:
Senin yükselmen için kimsenin düşmesine gerek yok.
Senin parlaman için kimsenin ışığının sönmesi gerekmiyor.
Senin değerli olman için başkasının değersiz olması gerekmiyor.
Senin güçlü olman için başkasının diz çökmesi gerekmiyor.
Eğer bütün bunlara ihtiyaç duyuyorsan…
Sorun karşındaki insan değildir.
Sorun, kendi içinde hâlâ tamamlayamadığın yerdir.
Ve o yer, dünyanın bütün insanlarını ezsen de dolmayacak.
Çünkü insan…
Başkasını eksilterek tamamlanmaz.
Kendisiyle yüzleşerek tamamlanır.
Kendi karanlığını kabul ederek.
Kendi eksikliğini görerek.
Kendi egosunu susturarak.
Kendi vicdanını büyüterek.
İşte insanlık budur.
Yoksa insan suretinde yaşamak kolaydır.
Zor olan, insan kalmaktır.
Ve sonunda herkesin elinden her şey gider.
Makam gider.
Para gider.
Güzellik gider.
Güç gider.
Kalabalık gider.
Geride yalnızca bir şey kalır:
İnsanlara ne yaşattığın.
İşte o gün anlayacaksın…
Başkalarını ezerek büyümemişsin.
Sadece onların yaralarını büyütmüşsün.
Kendini tamamlamamışsın.
Kendi eksikliğini daha da derinleştirmişsin.
Çünkü başkasını aşağı çekerek çıkılan hiçbir yer, insanı gerçekten yükseltmez.
Ve bazıları bunu bir ömür anlayamaz.
İnsan olarak doğar.
Ama insanlığını…
kendi elleriyle kaybeder.















