Senin adın…
Benim susuşum.
Benim sessizliğim.
Senin bendeki varlığın…
İçimde hiç dinmeyen bir deniz.
Var olduğum…
Kaybolduğum…
Her defasında yeniden doğduğum yer.
Mavi sen…
Mavi ben…
Mavi midir seni bana hissettiren,
Yoksa derinliğin midir
Bendeki varlığını sonsuzluğa bırakan?
Belki de sen,
İçimde hiçbir dile emanet edemediğim
En eski sessizliksin.
Sana her yaklaştığımda,
Kendimden biraz daha uzaklaştım.
Kendimden uzaklaştıkça,
Sana biraz daha yaklaştım.
Meğer insan,
En çok kendi derinliğinde
Bir başkasına rastlıyormuş.
Ve ben,
En çok sende
Kendime rastladım.
Gökyüzü neden mavi,
Hiç düşünmedim.
Deniz neden mavi,
Hiç sormadım.
Çünkü senden sonra,
Bütün mavilikler
Aynı sessizliği taşıdı.
Göğe baktım…
Sen.
Denize baktım…
Sen.
Gözlerimi kapattım…
Yine sen.
Meğer insan,
En çok gözlerini kapattığında görüyormuş.
Hiç gitmeden özlenen…
Hiç dokunmadan hissedilen…
Hiç konuşmadan çoğalan…
Bir derinlikmiş sen.
İçimde öyle bir yerdesin ki,
Ne zaman erişebiliyor sana,
Ne de uzaklık eksiltebiliyor.
Kalbimin en dip yerinde,
Sessizliğin bile sustuğu yerde…
Derin olan deniz değilmiş.
Gökyüzü de değil.
Derin olan,
Bir insanın,
Bir başka insanı
Kalbinin en karanlık yerine bırakmasıymış.
Ve o yer,
Artık hiçbir ışığın ulaşamadığı,
Hiçbir ayrılığın eksiltemediği,
Hiçbir zamanın eskitemediği
Bir sonsuzlukmuş.
Ve ben…
Hala o sonsuzluğun tam ortasındayım.
Adı yok.
Tarifi yok.
Dönüşü yok.
Kayboldukça var olduğum,
Derinleştikçe çoğaldığım
Bir mavinin içinde.
Şimdi bana seni anlat deme.
Maviyi anlat.
Çünkü sen,
Bir renk olmadın içimde.
Bir gökyüzü de…
Bir deniz de…
Sen,
İçimde derinliğin rengine dönüşen,
Hiç dinmeyen,
Hiç tükenmeyen,
Ve hiçbir dile sığmayan
Mavi oldun.














