Sekoya Ağacının Şarkısı
Sekoya diye bir ağaç var. Biliyor musunuz, bu ağaç şarkı söylüyor?
Şaşırmayın, gerçekten söylüyormuş.
Bilim insanları ağaçların gövdelerinde, dallarında ve yapraklarında meydana gelen çok küçük titreşimleri ve elektriksel değişimleri ölçen sensörler kullanıyorlar. Ağacın içindeki su hareketi, yaprakların çevreyle kurduğu alışveriş, köklerin ve gövdenin sessiz yaşamı… İnsan kulağının duyamadığı bu hareketler, özel cihazlarla kaydedilip sese dönüştürülebiliyor.
Ve ortaya bir melodi çıkıyor.
Kayaya, toprağa, rüzgâra sabırla kulak veren biri, o görünmez sesi alıp bize taşıyor.
Ben bunu öğrenince önce şaşırdım.
Sonra utandım.
Sekoya yıllardır, belki yüzyıllardır oradaydı. Şarkısını hep söylüyordu.
Biz duymuyorduk, o kadar.
Bir ağacın ne kadar uzun süre susarak beklediğini düşünsenize.
Kaç fırtına geçirmiştir. Kaç yağmuru gövdesinde taşımıştır. Kaç kuşu dallarında barındırmış, kaç baharı yeniden karşılamıştır. Belki kaç çocuğun büyümesini gölgesinden izlemiştir.
Bütün bunları anlatacak bir sesi varmış meğer.
Biz sadece o sesi çözecek aleti henüz bulamamışız.
Bu haber bende bir çocukluk anısını uyandırdı.
Şereflikoçhisar’da, evimizin önündeki yaşlı dut ağacının altında otururduk yaz akşamları. Hava yavaş yavaş serinler, günün sıcaklığı toprağın üzerinden çekilirken dut ağacının gölgesi hepimizi içine alırdı.
Annem, “Ağaç susmaz, dinlemesini bilen duyar.” derdi.
O zamanlar bunu bir söz sanırdım. Bir annenin çocuğuna söylediği güzel, biraz da gizemli bir cümle…
Şimdi anlıyorum.
Annem bilimden çok önce, gönülden biliyormuş bunu.
Belki de mesele hiç ağaçların susmasında değildi.
Mesele bizim susmayı bilmememizdeydi.
Şehrin gürültüsü, telefonun titremesi, sürekli bir yerlere yetişme telaşı, aklımızın bir an bile durmadan bir düşünceden ötekine koşması…
Bunca gürültünün içinde bir ağacın fısıltısını nasıl duyalım?
Oysa doğa hiç susmamış.
Yaprağın üzerine düşen bir damla su, kendi küçücük sesini bırakıp gidiyor. Kökler toprağın altında görünmeyen bir hayatı sürdürüyor. Ağaçlar rüzgârla birbirlerine değiyor. Dallar, yapraklar, kökler ve toprak arasında bizim duyamadığımız bir dünya konuşup duruyor.
Belki rüzgâr bir ağaçtan diğerine haber taşıyor.
Belki kökler toprağın altında birbirine dokunarak bir şeyler anlatıyor.
Belki biz yalnızca kendi sesimizi fazla büyüttüğümüz için onları duyamıyoruz.
Bu düşünce beni başka bir soruya götürüyor:
İnsan olarak biz de bir şarkı söylüyor muyuz, farkında olmadan?
Attığımız her adımda, kurduğumuz her cümlede, sevdiğimiz birine baktığımız her bakışta bir titreşim bırakıyor muyuz arkamızda?
Belki birileri bizi de böyle dinliyordur.
Biz bilmeden…
Sekoyanın şarkısını düşünürken bir şey daha fark ettim.
O melodi hiç acele etmiyordu.
Yavaştı.
Sabırlıydı.
Bir insan ömrüne sığmayacak kadar uzun bir zamanın içinden geliyordu.
Biz saniyeler içinde karar veriyoruz, dakikalar içinde vazgeçiyoruz, bazen yıllar sonra pişman oluyoruz.
Sekoya ise asırlar içinde büyüyor.
Asırlar içinde kök salıyor.
Asırlar içinde dünyaya ses veriyor.
Belki de ondan öğreneceğimiz en önemli şey bu:
Acele etmemek.
Köklerimizi sağlam tutmak.
Geçip giden zamana rağmen kendi şarkımızı söylemeye devam etmek.
Ve bir gün, birileri bizi gerçekten dinlemeye geldiğinde, onlara bırakacak bir sesimizin olması.
Şimdi bir ağacın yanından geçerken bazen durup düşünüyorum.
Belki o anda bana bir şey anlatıyordur; dallarında taşıdığı yıllardan, gördüğü insanlardan, geçirdiği fırtınalardan…
Ben duyamıyorumdur sadece.
Yapmam gereken, daha çok konuşmak değil.
Biraz susmak.
Biraz yavaşlamak.
Ve gerçekten dinlemek.
Çünkü belki de ağaçlar hiçbir zaman susmadı.
Biz, onları dinleyecek kadar sessiz olmadık.















