Modern zamanların en konforlu ama en tehlikeli yanılsaması, kendi penceremizden gördüğümüz gökyüzünü yeryüzünün tamamı zannetmektir. İnsanın ötekinin acısına, neşesine ya da doğrudan varlığına karşı geliştirdiği o derin, sessiz ve geçirimsiz hissizliğe “empati körlüğü” diyoruz.
Bu körlük, fiziksel bir ışık yoksunluğundan ziyade, ruhun kendi içine fazla dönmesinden ve dışarıdaki dünyayı sığ bir yansımadan ibaret görmesinden kaynaklanır. Kendi yankı odalarımızda kurduğumuz o steril dünyalar, başkalarının çığlıklarını birer gürültü gibi algılamamıza neden olan yalıtkan duvarlara dönüşür.
Bu, sadece bireysel bir vurdumduymazlık değil, aynı zamanda toplumsal bağları içten içe kemiren, şiddeti ve kopukluğu besleyen sessiz bir salgındır. İnsanın karşısındakinin duygularını göremediği görünmez bir zihinsel perdedir. İlişkilerde derin kırgınlıklar oluşturur.
İnsan bazen başkasının acısını değil, kendi yankısını duyar. Karşısındaki konuşurken aslında yalnızca kendi içindeki gürültüyü dinler. İşte empati körlüğü tam da burada başlar. Gözler açık, kulaklar işitir gibidir ama ruh, başka bir ruhun kapısını çalmayı çoktan unutmuştur.
Empati körlüğü denilen ruhsal felç durumunu ele alan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bencilliğin ve yabancılaşmanın bireyi nasıl bir sağırlığa sürüklediğini ve modern insanın içine düştüğü bu boşluğu şu sözlerle betimler:
“Yoksa empati eksikliği ve bencillik yükselen bir trend haline mi geldi ? Bireysel ve toplumsal şiddet ilişkisinin arkasında, ötekinin acısını hissetmekten bizi alıkoyan o derin empati yoksunluğu yatıyor.”
Ayrıca Narsisizmin empati körlüğüne neden olup, insana hata yaptıran bir kişilik türü olduğunu belirten Nevzat Tarhan, “Bu kişiler empati yoksunudur. Bu kişilerde empati körlüğü, duygusal körlük ve sağırlık vardır. Başkalarının duygularını, isteklerini, ihtiyaçlarını okuyamaz, anlayamazlar. Karşısındaki bir insan ağlar neden ağladığını anlayamaz. Narsistik kişilere teflon adam deniliyor. Teflon kendisi yanmaz ama kendine temas eden her şeyi yakar. Teflon adam da kendisi rahatsız olmaz. ..’’(1) diyerek analizini tamamlar.
Empati körlüğü aslında bir güç gösterisi değil, aksine insanın kendi içindeki yetersizlik ve incinmişlik korkusuna karşı kuşandığı zırhlı bir savunma mekanizması olduğunu fısıldar bize.
Vicdanın ölümü değildir elbette bu.. Daha çok, uzun süre karanlıkta kalmış bir odanın perdeleridir. Dışarıda gün doğmuştur ama içerisi hâlâ gece sanır kendini. İnsan, başkasının gözyaşını görmez çünkü kendi gözbebeklerine hapsolmuştur. Acının yalnızca kendi bedeninde gerçek olduğuna inanır. Oysa acı, paylaşılmadığında büyüyen, anlaşıldığında sessizleşen görünmez bir nehirdir.
Kemal Sayar ise, modern dünyanın kışkırttığı narsistik körlüğü, insanın kendi yaralarından kaçma çabası olarak görür ve bizi yavaşlamaya davet eder. Onun şu tespiti, empati körlüğünün anatomisidir adeta: “Acımasızlık, dürtüsellik ve empati yoksunluğu bizi ötekini hissetmekten alıkoyuyor ve ‘güçlü olan ayakta kalır’ düşüncesi insanları kurban olmak ile zalim olmak arasında bir seçime zorluyor. Oysa insan bir başkasını en çok yaralarından tanır. Kendi yaralarından.” Sayar’a göre empati körlüğü, kendi yarasına bakmaktan korkan insanın, başkasının kanayan yarasına gözünü kapatması eylemidir.
İlişkilerin mikro düzeydeki dinamiklerine odaklanan ve iletişimin şifrelerini çözen psikolog Doğan Cüceloğlu ise empatiyi bir lüks değil, insan olmanın ve toplumsal bir medeniyet inşa etmenin temel şartı olarak görür. Cüceloğlu, ötekini fark etmeyen bir bilincin kuraklığını şu yalın ama sarsıcı cümleyle özetler: “Bir toplumun uygarlık düzeyini ben o toplumun duygudaşlık, yani empati düzeyinde görüyorum. Can candır. Canı önemsemek yaşamı onaylamaktır.”
Empati körlüğü yaşayan bir birey ya da toplum, aslında yaşamın bizzat kendisine karşı bir onaylamama, bir reddediş ve varoluşsal bir grev içindedir.
Empati körlüğünün bir “ruh kataraktı” olduğunu söylemek mümkündür. İnsan, kendi egosunun ve arzularının parlak ışığına o kadar çok maruz kalır ki, hemen yanı başındaki gölgede kalan acıyı seçemez hale gelir. Göz kapakları açık olduğu halde, kalbin perdeleri kapalıdır. Bu durum, bireyi kalabalıklar içinde mutlak bir yalnızlığa mahkum ederken, ötekini de bir nesneye, bir istatistiğe ya da sadece geçilmesi gereken bir engele indirger.
Empati, yalnızca “Seni anlıyorum.” demek değildir. Bazen hiçbir şey söylemeden bir acının yanında oturabilmektir. Bir yaranın neden açıldığını çözmeye çalışmadan, onun kanadığını kabul edebilmektir. Çünkü bazı acılar nasihat değil, tanıklık ister.
Empati körlüğünden kurtulmanın ilk adımı, kendi içimizdeki o karanlık odalara, incinmişliklere ve bastırılmış yaralara korkusuzca bakabilmektir. Yani ötekinin gerçeğini anlamak, Kemal Sayar’ın vurguladığı gibi onu yaralarından tanımak, bizim de kendi yaralarımızla barışmamızı gerektirir. Kendine şefkat gösteremeyen, kendi acısını dürüstçe yaşayamayan bir kalbin, başkasının sızısına ev sahipliği yapması beklenemez.
Nihayetinde, empati körlüğü aşılmaz bir kader değil, bir farkındalık ve niyet meselesidir. Doğan Cüceloğlu’nun işaret ettiği o “canı önemseme” bilincine ulaştığımızda, dünyayı sadece kendi penceremizden seyretmeyi bırakıp sokaklarına çıkar, başkalarının rüzgarlarıyla ürperir, onların güneşiyle ısınırız. Kalbin kör noktalarını eritmek; insanı, ağacı, kuşu, yani “ötekini” sadece bir kavram olarak değil, yaşamın kutsal bir ortağı olarak görebilmekle mümkündür.
Ve belki bir gün, herkes birbirinin yüzüne değil de gözlerinin ardındaki yorgunluğa bakmayı öğrenirse, dünya aynı kalır ama insanlar değişir. Çünkü gerçek görmek, bakmakla değil; bir başkasının içindeki kırık aynada kendi insanlığını fark edebilmekle başlar.
1) uskudar.edu.tr / Nevzat TARHAN














