Kendinden gidenlerin farkına vardığında başlar insanın gerçek yalnızlığı…
Bir eksilişin sesi düşer içine önce.
Sessiz.
Derin.
Yavaş yavaş büyüyen bir boşluk gibi.
Sonra peşine düşersin kaybettiklerinin.
Bir bakışın, yarım kalan bir cümlenin, içinden kopup giden bir “sen”in…
Ne kadar koşarsan koş yetişemezsin.
Çünkü bazı insanlar senden giderken, yanında en çok seni götürür.
İşte tam da o anda, umutsuzluk çöker küçücük yüreğinin üstüne.
Nefes almak bile ağır gelir.
İnsan kendi içinin enkazında yürümeyi öğrenir bazen.
Ve bir serçe gibi çırpınır kalbin…
Bir buğday kırıntısı bulabilmek için
Göğü yara yara kanat çırpan o küçücük serçe gibi.
Rüzgâr bile acımasızdır ona.
Savurur.
Dağıtır.
Yorar.
Ama yine de vazgeçmez.
Çünkü insan dediğin garip bir varlıktır…
En çaresiz anında bile, birinin gözlerinde kendi acısını gördüğünü sandığında,
Bir cümlenin içine saklanmış sıcaklığa dokunduğunda,
Bir elin gerçekten tuttuğuna inandığında,
Toprağının altında ölü sandığı umut yeniden kıpırdamaya başlar.
Ve fark etmeden…
Kırılmış yerlerinden filiz verir yeniden.
Çünkü umut;
Hiç gitmeyenlerin değil,
Defalarca dağılıp yine de içinde bir avuç ışık taşıyabilenlerin hikâyesidir.














