Zamanın Üç Durağı
Gökyüzünden baktığımızda yeryüzü nasıl görünür kim bilir? Ne keder vardır orada ne mutluluk. Demek ki aslında hiçbir şey yok;
yalnızca mavi-yeşil bir yeryüzü var, o kadar.
Oysa belki de gerçekten hiçbir şey yok zaten. Yaşıyormuşuz gibi hissediyoruz ama yaşadığımız her an, yaşandığı anda geçmiş oluyor. Biraz önce söylediğim şu an bile, ben onu söylerken çoktan geçmişte kaldı.
Yükseklikten bakmakla yakından bakmak aslında aynı şeyi öğretiyor bize.
Ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, elimizde tutunacak sağlam bir an bulamıyoruz. “Şimdi” dediğimiz şey, daha ağzımızdan çıkarken kayıp gidiyor. Keder de öyle, mutluluk da öyle.
Asıl gerçek olan da belki bu: Tuttuğumuzu sandığımız her şey, aslında elimizden kayıp gidiyor.
Bazen hayatı üç duraklı bir yolculuk gibi düşünüyorum: Gelecek, An ve Geçmiş.
Gelecek durağında henüz yaşanmamış olanlar bekliyor. Sonra bir an geliyor; gelecekten kopup An durağına uğruyor. Ama An durağında kalamıyor. Daha “şimdi” diyemeden Geçmiş durağına doğru yol alıyor.
Böylece Geçmiş durağı sürekli kalabalıklaşıyor, An durağı ise sürekli boşalıyor. Gelecek durağıysa henüz gelmemiş olanlarla bizi bekliyor.
Hayat dediğimiz şey de, kim bilir, belki de bu üç durak arasında hiç durmadan ilerleyen bir yolculuktan ibaret.
Ve biz, aslında hiçbir durağa ait değiliz. Gelecekten geliyoruz, An’a uğruyoruz ve farkına bile varmadan Geçmiş’e geçiyoruz.
Yeryüzü orada; sessiz, mavi-yeşil, duruyor. Biz ise sürekli az önceki hâlimizin hatırasıyız.
Hatta yazmak bile bundan azade değil. Bir cümle kurarken bile o cümle, daha kurulurken geçmişe düşüyor. Biz de onun hatırasına tutunarak bir sonrakini kuruyoruz. Yazdığımız her kelime, doğduğu anda biraz eskiyor.
Öyle ya da böyle, bütün yazdıklarımız, hatıralara takılı kalmış bir el yordamıyla kendimize bir yol aramaktan başka bir şey değil.
Belki yazmak, geçip giden zamana yetişmek değil; onun arkasından bakıp, az önce orada olan kendimize dokunmaya çalışmaktır.
Peki geçmiş nereye gidiyor, bu kadar dolu heybemizle?
Belki hiçbir yere gitmiyor, sadece görünmez oluyor. Heybe doldukça en eski olanlar dibe çöküyor, unutulmuş sanılıyor ama aslında hâlâ orada, taşıdığımız yükün bir parçası olarak duruyor.















