Yaşam…
Sınırsızmış gibi sunulan
Ama insanın avuçlarından sessizce kayıp giden
Kısacık bir yol aslında.
Ve bir gün gelir…
İnsan, kendini ararken
Kendi enkazına rastlar.
Uzunca yılların
Senden neler aldığını fark ettiğinde önce
Yaşadıklarını sorgularsın.
Sana yaşatılanları…
Seni eksilten elleri…
Sustuklarını…
Susturulduklarını…
Sonra zaman çıkar karşına.
Sessizce bakar yüzüne.
Ve anlarsın…
Zaman değildi senden seni çalan.
Zaman yalnızca fırsattı.
İnsanların kendi adaletlerini kurup
Seni kendi terazilerinde tartmalarına verilen bir boşluktu sadece.
Asıl kayıp;
Senin izin verdiklerindi.
Hayatına girip
Merhametini kullananlar…
İyi niyetini parçalayanlar…
Kalbini, “nasıl olsa affeder” diye hoyratça tüketenler…
Ve sen…
İçindeki bütün duyguları
Bir annenin çocuğunu sarışı gibi sarıp sarmalayarak
Altın tepsilerde sundun insanlara.
Sevgi verdin.
Sadakat verdin.
İnanç verdin.
Kendinden verdin…
Sonra bir gün dönüp kendine baktığında
Gördüğün şey;
Duyguları soyulmuş bir beden oldu.
Ne tam kırık…
Ne tam sağlam…
Sadece lime lime edilmiş
Bir “sen” kalıntısı.
Ve insan bazen aynaya baktığında
Yüzünü değil,
Kendisinden eksilen parçaları görür.
İşte o derin nefes alışların…
Kimsenin duymadığı o iç sızısı…
Geçmeyen yorgunluk…
Her şeyin içinden çekilip alınmış gibi duran boşluk…
Hepsi;
Bir zamanlar çok güzel hisseden bir ruhun
Kendi küllerine bakışıdır.
Sana varmak mı?
Belki de insanın en zor yolculuğu budur.
Çünkü bazen insan
Herkese yetişir de
Bir tek kendisine geç kalır.














