Doğanın arzusu ile toplumun düzeni arasında ezeli bir uzlaşma vardır ki, evlilik denir buna. İki insanın imza atmasından ve aynı çatı altında yaşamaya başlamasından daha farklı ve daha büyük bir haldir. Çiftlerin toplumsal fırtınalara karşı kurduğu mikro bir medeniyettir.
Prof. Dr. Kemal Sayar, evliliği kusursuz bir romantizm veya “ruh eşi” bulma hayali olarak değil; farklı geçmişlerden gelen iki insanın sabır, şefkat ve ihtimam ahlakı ile inşa ettiği, emek gerektiren gerçekçi bir birlik olarak tanımlar. Sürekli bir prens veya mükemmel eş arayışının gerçek ilişkileri zedelediğini ifade eder.
Çoğu zaman bir düğün salonunun ışıkları kadar yüzeysel ve vitrinsel anlatılır oysa evlilik. Oysa evlenmek isteyenler, nikâh masasına yalnızca sevdiği insanla değil, çocukluğundan taşıdığı korkularla, ailesinden öğrendiği ilişki biçimleriyle, eksiklikleriyle, beklentileriyle ve susmayı öğrendiği cümlelerle oturur.
Bir yüzük parmağa takılır ama görünmeyen yüzükler çok daha önce ruhun etrafında kapanmıştır. Bu yüzden evlilik, iki insanın değil, iki ayrı geçmişin aynı odada karşılaşmasıdır. O oda, iki insanın birbirine sığdığı yer değil, birbirlerinin yaralarına çarpmadan yürümeyi öğrenmeye çalıştıkları dar bir koridordur.
“ B i r l i k t e h e r ş e y d a h a g ü z e l .”
Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar mutlu bir evlilik sürdürür. Cemil Meriç’in evliliğine dair tuttuğu günlüklerdeki şu cümle, meselenin psikolojik tarafını bütün çıplaklığıyla gösterir: “Hayır, severek evlenmedim. Hayatımı bir zebanî ile birleştirecek kadar yalnızdım.” Bu zamanlarda evlilik, romantik bir başlangıçtan ziyade insanın yalnızlığından kaçış ihtiyacına dönüşür. Saygının bittiği yerdeki evlilik ise, sadece aynı adresi paylaşmaya döner.
İki insanın aynı mekânı paylaşırken birbirine fersah fersah uzaklaşması, evliliğin en dramatik paradoksudur. Birlikte büyümek vaadiyle yola çıkılırken, çoğunlukla birbirinin büyümesini engelleyen birer gölgeye dönüşülür. Oysa evlilikteki özgürlük, ötekinin sınırında bitmez, ötekinin varlığıyla genişler.
” E v l i l i ğ i n i y i s i o l u r a m a k u s u r s u z u o l m a z . ”
İnsanın kendi varoluşsal boşluğunu bir başkasıyla doldurma çabası, evliliğin en büyük illüzyonudur. İnsan bazen bir başkasını sevdiği için değil, kendi içindeki boşluğun sesini susturmak için evlenir. Fakat evlilik, yalnızlığın üzerine serilmiş bir halı değildir, kaldırıldığında altından ne varsa onu gösterir. İçimizde çözülmemiş ne varsa, evlilikte daha yüksek sesle konuşmaya başlar.
Evlilik dedikleri biraz da “ben” ile “biz” arasındaki uzun müzakeredir. Modern insanın en büyük sınavlarından biri, kendi özgürlüğünü kaybetmeden ortak bir hayat kurabilmektir.
Birlikte olmakla birbirinin alanına girmek arasındaki çizgi bazen o kadar incelir ki sevgi, fark edilmeden denetime, merak, sorgulamaya, ilgi, müdahaleye dönüşebilir. “Neredesin?”, “Kiminle konuşuyorsun?”, “Neden böyle yaptın?” soruları çoğaldıkça evin duvarları da görünmez biçimde yükselir. Oysa evlilik, birbirinin hayatını gözetlemek değil, birbirinin hayatına güvenebilecek kadar içsel bir olgunluğa ulaşmaktır..
Sanki aynı evde yaşamak, aynı duyguyu hissetmek demektir. Oysa aynı yastığa baş koymak, aynı ruhun içinde yaşamak değildir. Evlilikte en büyük yalnızlıklardan biri, insanın yanında biri olduğu hâlde anlaşılmadığını hissetmesidir. Bu nedenle iyi evlilik, birbirini kusursuz anlamaktan önce, anlamaya devam etme iradesidir.
“Evlilik, bir çiçekçi dükkanı gibi farklı olanaklar sunar; çiçeklerden nasıl bir buket oluşturacağınız size kalmış.”
‘’Evliliği yanan bir ateşe benzetebiliriz. Ateşin devamlı yanması için sürekli beslenmesi gerekir, tıpkı bunun gibi evliliğin de sağlıklı yürüyebilmesi için evliliği beslemek, evliliğe yatırım yapmak icap eder.’’ der Nevzat Tarhan.
Günümüz insanı için evlilik çoğu zaman kalıcılığın değil, kalıcılık korkusunun sınandığı bir alandır. Çünkü insan bir yandan “ömür boyu” derken diğer yandan kendisine ait kapıyı açık tutmak ister. Çağımız evliliklerinin temel çelişkisi budur ; İnsan hem ait olmak ister hem de hiçbir yere tamamen ait olmamaktan korkar.
Evlilik dedikleri, iki insanın birbirinin eksiklerini tamamlaması da değildir aslında. Çünkü hiçbir insan başka bir insanın eksikliğini bütünüyle kapatamaz. Böyle bir beklenti, eşini insan olmaktan çıkarıp bir psikolojik tedavi aracına dönüştürür. Kendini henüz tamamlayamamış bir ruhun evlilikte bütünü araması, kırık bir aynada tam bir yüz aramak gibidir.
“Beni mutlu et”, “beni iyileştir”, “beni tamamla” beklentisi arttıkça sevginin omuzlarına taşınamayacak kadar ağır bir yük bindirilir. Olgun ilişki, iki yarımın birbirine yapışması değil; iki insanın kendi iç bütünlüklerini koruyarak yan yana yürüyebilmesidir.
Toplum ise evliliğin üzerine kendi mühürlerini basmayı sever. “Yaşın geldi”, “artık evlenmelisin”, “millet ne der?”, “bir evin olsun”, “çocuk sahibi ol” gibi cümlelerle bireyin hayatını toplumsal bir takvime bağlar. Böylece evlilik bazen iki insanın özgür tercihi olmaktan çıkar, toplumun tamamlaması gereken bir görev gibi algılanır.
İnsanın hayatındaki en mahrem kararlarından biri, başkalarının beklentileriyle verilmemelidir. Çünkü düğünün kalabalığı dağılır, fotoğraflar albüme kaldırılır, misafirler evlerine döner. Geriye iki insan ve onların birbirlerine karşı kurduğu gerçek hayat kalır.
Belki de evlilik dedikleri şey, en çok karşımızdakinin değişmesini beklemeyi bıraktığımız gün başlar. Çünkü insan, evlendiği kişiyi yıllar içinde kendi istediği şekle sokmaya çalıştığında ilişki bir sevgi alanından çıkar, sessiz bir projeye dönüşür.
Eşinin her kusurunu düzeltmeye çalışan insan, bir süre sonra karşısında bir insan değil, tamamlanmamış bir taslak görmeye başlar. Sevgi, kusursuz bir insan bulmak değil, kusurlu bir insanla gerçek bir hayat kurabilme cesaretidir.
Sonunda evlilik dedikleri, bir imzanın değil, her gün yeniden verilen küçük kararların adıdır. Sabah aynı insana yeniden dönmek, kırıldığında intikam yerine konuşmayı seçmek, özgürlüğü tehdit değil güven olarak görmek, sevgiyi sahip olmakla karıştırmamak…
Gerçek evlilik, iki insanın birbirinin hayatına zincir değil, kapı olmasıdır. Çünkü bazı evler insanı küçültür, bazılarıysa ruhuna genişlik verir. Evlilik, işte tam o eşiğin adıdır: İki insan birbirinin üzerine kapanan bir kapı mı olacak, yoksa dünyaya açılan bir pencere mi?
Evlilik bir maratondur ama hızlı koşan değil, ritmini kaybetmeyen kazanır. Ve asıl mesele, imzanın atıldığı gün değil, yıllar sonra birbirinin gözlerine bakıldığında hâlâ “Senin yanında kendim olabiliyorum.” diyebilmektir. Tabii ki ‘’herkes evlenmek zorundadır’’ diye bir kural yoktur. Yanlış bir evlilik yapmaktansa, evlenmemeyi seçmek, daha doğru bir tercihtir.















