Diyor ya Orhan Veli,
“Her şeyi söylemek mümkün.
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum,
Anlatamıyorum.”
İçimden geçenleri kelimelere dökmek midir beni sana anlatan, yoksa senin büyüne kapılmak mıdır ruhumu okşayan? Sözcüklerin boğazımda düğümlenmesine sebep midir yüreğimin sana yükselişi?
Yol olanlarla yürüyememek midir anlatamadığım, yoksa çığlık çığlığa içimdeki fırtınaya, sıkı sıkı sarılmak mıdır canımı acıtanlara veremediğim hadler? Sonunun olup olmadığını bile bilemeden, “Her ne olursa olsun.” demek miydi sana fısıltılarım?
Varlığına sığındığım dolu dolu duygularımın pençesinde, çaresizliğe yol almak değildi anlatamadıklarım.
Benim anlatamamam, senin anlama çabasızlığının altında ezile dursun. Sözcüklerin yavan olma endişesiydi; lezzetin çokta değil, azda olduğunun idrakından habersiz.
Belki de anlatmamak, anlatmanın en özel haliydi.
Duydun mu anlatamadıklarımı?
Yoksa sessizliğimi, suskunluğum sandın? Oysa sustuğum her anın içinde binlerce cümle vardı. Her biri sana ulaşmak için çırpınan, her biri dudaklarıma kadar gelip geri dönen cümleler…
Söylenmeyen sözler, bazen söylenenlerden daha ağırdır.
Çünkü ağırlığını harflerden değil, yüreğin en derin yerinden alır.
Bilir misin, insan bazen anlatamaz; kelimeleri olmadığı için değil, hissettiklerinin hiçbir dile sığmayacağını bildiği için.
Bazı duygular vardır, konuşulduğu an eksilir.
Bazı sevgiler vardır, tarif edildiği an anlamını kaybeder.
Ben korkmadım söylemekten; eksiltmekten korktum.
Seni bir cümleye sığdırmaktan, koskoca bir ömrü birkaç kelimenin omzuna yüklemekten korktum.
Sen gözlerime bakarken ben sana bütün mevsimlerimi anlatıyordum.
Kırılmış dallarımı, açmamış çiçeklerimi, yağmura emanet ettiğim umutlarımı…
Bir tek bakışınla anlayacağını sandığım ne çok şey vardı.
Halbuki insan en çok, anlaşılacağını sandığı yerde yorulurmuş.
Ne garip…
İnsan bazen en büyük yalnızlığı kalabalıkların içinde değil, en yakınında duran birinin bakışlarında yaşarmış.
Aynı gökyüzüne bakıp başka yıldızları görmekmiş uzaklık.
Aynı cümlede olup bambaşka anlamlara savrulmakmış mesafe.
Oysa ben mesafeleri yürüyerek değil, hissederek aşanlardandım.
Bir sesin yankısında günlerce yaşayan, bir tebessümün sıcaklığını mevsimlere değiştirmeyenlerdendim.
Senin varlığınla çoğalan bir huzur vardı içimde; adını koyamadığım ama yokluğunda bütün renklerini kaybeden.
Belki de bütün mesele buydu.
Anlatmak değil, anlaşılabilmekti.
Çünkü insan, kendisini gerçekten duyan bir yüreğin yanında susmaktan korkmaz. Suskunluk bile konuşur orada.
Sessizlik bile anlam bulur.
Gözler, kelimelerden daha doğru tercüme eder ruhu.
Şimdi dönüp geriye baktığımda anlıyorum; bazı hikâyeler yarım kalmaz, sadece tamamlanacağı yeri bulamaz. Bazı insanlar gitmez, sadece içimizde başka bir şekle dönüşür.
Bazı sevgiler bitmez; zamana karışır, nefese karışır, kalbin en kuytu köşesinde sessizce yaşamaya devam eder.
Ve ben…
Hâlâ aynı yerde değilim belki, ama aynı duygunun kıyısındayım.
Hâlâ anlatamıyorum.
Çünkü bazı hisler dile düştüğü an sıradanlaşır.
Oysa ben seni hiçbir zaman sıradan sevmedim. Ne gelişin sıradandı, ne de içimde bıraktığın iz.
Eğer bir gün gerçekten duymak istersen, söylediklerime değil, sustuklarıma kulak ver.
Çünkü insanın en büyük cümlesi bazen tek bir kelime değildir.
Derin bir sessizliktir.














