BUNU İLK KİM AKIL ETTİ?
Bazen düşünüyorum da: Çocuklar için dünya sanki hep hazırdı.
Keman var; nota öğrenilir, çalınır.
Tavuk markette.
Peynir buzdolabında.
Buğday tarlada, ekmek fırında.
Sanki dünya kutulara konmuş, adları yazılmış, yerleri belirlenmiş.
Oysa hiçbiri hazır gelmedi.
Bazen elime bir iğne alıyorum ve düşünüyorum:
“Bunu ilk kim akıl etti?”
İlk akıl edenin aklının izi hâlâ bizimle.
Bir diken mi denedi, bir kemiği mi inceltti?
Kaç kez olmadı da yeniden denedi?
Bilmiyoruz.
Ama biliyoruz ki bugün elimizde tuttuğumuz küçücük iğnenin arkasında, binlerce yıl önce yaşamış bir insanın merakı var.
Tavuk da böyle.
Doğadaki yabani kuşlardan bugünkü tavuğa uzanan hikâyenin ne zaman ve nasıl başladığını tam olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz, insanın zamanla bu kuşları evcilleştirdiği ve nesiller boyunca yaptığı seçimlerle bugünkü tavuğun oluştuğu.
Belki bir insan, yabani bir kuşun yumurtasını gördü.
Belki o kuşun peşinden gitti.
Belki bir gün onu kendi yaşadığı yere daha yakın tutmayı denedi.
Sonra başka biri devam etti.
Ve nesiller geçti.
Peynir belki bir tesadüften doğdu.
Sütü saklamak için kullanılan bir tulumda, zamanla katılaşmış olmalı. Belki biri bozulduğunu düşünüp atacaktı. Belki merak edip tattı.
Bir tesadüf, bir merakla buluştu.
Ve bugün soframızda peynir var.
Buğday da bir gözlemin hikâyesi.
Yere düşen bir tanenin yeniden filizlendiğini fark eden bir insan…
Belki ilk kez o anda toprağa başka gözlerle baktı.
Sonra hangi başağın daha iyi olduğunu gözlemlediler. Hangi tanenin daha verimli olduğunu seçtiler. Hangi başağın tanesi dökülmüyorsa onu sakladılar.
Nesiller boyunca.
Sabırla.
Bugün tarlalarda uzanan buğdayın arkasında, yalnızca toprak ve güneş yok.
İnsan aklı var.
Keman ise başka bir merakın sesi.
Belki bir avcı, gerilmiş yay kirişinin çıkardığı sesi dinledi.
O zaman bugünkü anlamıyla tel yoktu. Ama gerilince ses veren şeyler vardı: kurutulmuş, bükülmüş hayvan bağırsağı gibi doğal malzemeler…
Kimin ilk denediğini bilmiyoruz.
Ama bir insanın, o gergin ipi bir kabağa ya da bir kabuğa bağlayıp sesin büyüdüğünü fark ettiğini düşünebiliriz.
Sonra insanlar denedi.
Değiştirdi.
Geliştirdi.
Ve öğrendiğini kendisinden sonrakine bıraktı.
Bugün bize çok sıradan görünen her şeyin arkasında, adını bilmediğimiz insanların emeği var.
Biz son noktayı görüyoruz.
Başlangıcı unutuyoruz.
Oysa bir iğnenin ucunda bir merak,
bir ekmek parçasında binlerce yıllık bir emek,
bir parça peynirde bir tesadüf,
bir kemanın sesinde insanın ilk şaşkınlığı var.
Belki de unutmamamız gereken şu:
Bize kalan dünya, bir emanet.
Bizden öncekilerin bize teslim ettiği bir dünya.
Onlar her şeyi hazır bulmadılar.
Onlar da bilmedikleri bir dünyanın içinde yaşadılar.
Baktılar.
Merak ettiler.
Denemeler yaptılar.
Yanıldılar.
Yeniden denediler.
Ve arkalarında yalnızca yaptıkları şeyleri değil, akıllarının izini bıraktılar.
O merak hâlâ bizimle.
O zekâ hâlâ bizimle.
Her dönem insanlık bir şey üretti.
Hiçbir dönem boş durmadı.
Biz de bugün kendi zamanımızın içinde düşünüyor, üretiyor, değiştiriyor ve yeni şeyler bırakıyoruz.
Çünkü insanın hikâyesi yalnızca geçmişten bize kalanlarla ilgili değil.
Biz de geleceğe bir şey bırakıyoruz.
Tıpkı bizden öncekilerin yaptığı gibi…
Bir gün bizden sonra gelen bir çocuk, eline bizim bugün sıradan gördüğümüz bir şeyi alacak.
Belki ona bakıp:
“Bunu ilk kim akıl etti?”
diyecek.
Ve belki bizim bıraktığımız bir şey için de aynı soruyu soracak.
İşte o zaman anlayacağız:
İnsan, dünyadan geçip gitmiyor.
Arkasında aklının izini bırakıyor.
Ben de bıraktım akıl izimi.















