“Çok mu çok oluyoruz?” demek istiyorum.
Gerçekten de çok mu çok oluyoruz?
Kalbimize, beynimize, kolumuza, gözümüze,
Kendimize, insanlara, doğaya, evrene, hayata…
Cevabı uzun uzun düşünmeye gerek yok.
Kısa ve net; “Hayır!”
Evrendeki en mucizevi ve en mükemmel donanımlı canlı olan biz,
Asla “çok” olmuyoruz.
Hepimiz her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyoruz.
Yeter ki kendimizi güçsüzleştirmeye çalışanlardan uzak duralım.
Umutsuzluğa düştüğümüzde, kırıldığımızda,
Kendimize bile “fazla” olduğumuzda,
Geri adım planları yapıyoruz.
Koca dünyaya sığmıyoruz…
Halbuki başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda,
Kendimizi hangi duvarlara hapsettiğimizi,
Hangi özgürlükleri kaybettiğimizi,
Uçsuz bucaksız sevgiyi,
Mutluluğu göreceğiz.
Mutluluğu dışarıda, başkasında ya da nesnelerde arayanların çaresizliği,
Beklentiler büyüdükçe çoğalan mutsuzlukları,
Aslında aradıkları şeyin kendi içlerinde olduğunu gizliyor.
Kendi özlerinde,
Bakışlarında,
Duruşlarında,
Yüreklerinde,
Beyinlerinde…
İnsan, aradığı hazineyi kendinde bulduğunda,
Dünyanın ona biçtiği tüm sınırlar anlamını yitirir.
Çünkü insan küçülerek huzur bulamaz.
Eksilerek tamamlanamaz.
Saklanarak var olamaz.
Bize yıllarca sessiz olmayı,
Az istemeyi,
Az sevmeyi,
Az hayal kurmayı öğrettiler.
Oysa hayat;
Yarım yaşanmak için verilmedi.
Seviyorsan çok sev.
Üretiyorsan çok üret.
Gülüyorsan çok gül.
Hayal kuruyorsan gökyüzünü zorlayacak kadar kur.
Çünkü insanın yaradılışında eksiklik değil,
Bolluk vardır.
Bir yıldız gökyüzüne fazla gelmez.
Bir çiçek bahara fazla gelmez.
Bir nehir denize fazla gelmez.
Öyleyse sen de hayata fazla gelmezsin.
Kimsenin eksikliğine sığmak için küçülme.
Kimsenin korkularına uyum sağlamak için ışığını azaltma.
Sen varlığın kadar ol.
Yüreğin kadar sev.
Aklın kadar düşün.
Ruhun kadar büyü.
Çünkü mesele çok olmak değil…
Mesele, sana verilmiş bütün güzellikleri yaşayabilecek cesareti gösterebilmektir.
Ve unutma;
İnsan kendine yetebildiği gün,
Evrene taşacak kadar çoğalır.
Çok olmak lüks değildir.
Çok olmak;
Varoluşun kendisidir.















