Bugün iş çıkışı, yaklaşık dört beş yıldır görüşmediğim bir arkadaşımla aynı sofrada buluştuk. Aradan geçen yılları konuştuk, hayatı konuştuk… Derken sohbet, insanın en çok canını yakan konulardan biri olan güvene ve dostluğa geldi.
Anlattıkları, sıradan bir dostluk hikâyesi değildi.
On bir yıldır hayatında olan; insanlığına, samimiyetine, dostluğuna ve vefasına neredeyse kusursuz diyebileceği bir insandan bahsetti. Yıllarca yanında durmuş, destek olmuş, elinden gelen her imkânı sunmuş. Bir dosttan beklenebilecek ne varsa fazlasını yapmış. Ama on birinci yılın sonunda, aslında kiminle aynı yolda yürüdüğünü acı bir şekilde öğrenmiş.
Onu dinlerken dikkatimi çeken, yaşadığı hayal kırıklığından çok, olaylara bakışındaki olgunluk oldu. Öfke yoktu. İntikam arzusu yoktu. Sadece derin bir sükûnet ve Allah’ın adaletine duyulan sarsılmaz bir güven vardı.
Sohbetin sonunda bana bir hikâye anlattı.
İlaç niyetine dinledim.
Belki bugün siz de güvendiğiniz bir insan tarafından incitildiniz. Belki en sağlam sandığınız yerden yara aldınız. Eğer öyleyse, bu hikâyeyi ben nasıl ilaç niyetine dinlediysem ve öylede olduysa siz de öyle okuyun. Çünkü bazen bir hikâye, sayfalarca nasihatin anlatamadığını birkaç satırda anlatır.
Bir zamanlar aynı bahçede büyüyen iki ağaç varmış. Dışarıdan bakıldığında ikisi de aynı toprağın bereketiyle besleniyor, aynı güneşe yüzünü dönüyor, aynı rüzgârda sallanıyormuş. İnsanlar onları birbirinden ayırmaz, hatta en yakın dost sanırlarmış.
Ama toprağın altında bambaşka bir hikâye yazılıyormuş.
Ağaçlardan biri, köklerini sessizce diğerinin toprağına doğru uzatıyor; suyunu eksiltmeye, gücünü zayıflatmaya çalışıyormuş. Yukarıda dostluk görüntüsü, aşağıdaysa kimsenin görmediği hesaplar…
Diğer ağaç ise bütün bunlarında farkındaymış. Toprağın altındaki her hareketi hissediyor, kendisine doğru uzanan her kökü tanıyormuş. Fakat buna rağmen ne dallarını öfkeyle savurmuş ne de karşısındakini devirmeye çalışmış.
Bunu gören yaşlı bahçıvan bir gün sormuş:
“Onca olup bitene rağmen neden sessizsin?”
Ağaç, yapraklarını hafifçe titreterek cevap vermiş:
“Toprağın altında neler döndüğünü görüyorum. Gizli kalan hiçbir niyet benden saklı değil. Ama ben köklerimi öfkeyle beslemem. Çünkü bilirim ki her davranışın, her niyetin ve her hesabın vakti geldiğinde bir karşılığı vardır. Ben kimseye ceza vermekle uğraşmam. Bazı hesaplar vardır ki onları insanların değil, adaletin mutlak sahibi olan Allah’ın görmesi gerekir.”
Bahçıvan başını önüne eğmiş ve gülümsemiş.
“İşte,” demiş, “en güçlü ağaç, en sert rüzgâra direnen değil; adalet için dallarını öfkeye teslim etmeyendir. Çünkü zaman, gizlenen niyetleri bir gün mutlaka gün yüzüne çıkarır. İlahi adalet ise gecikiyor gibi görünse de asla şaşmaz.”
O günden sonra bahçeye gelenler sadece iki ağacı değil, onların sessizliğinde saklı olan gerçeği de görmeye başlamış.
Çünkü bazı oyunlar insanların gözünden kaçabilir; fakat Allah’ın ilminden asla kaçmaz. Ve bazı hesaplar, insan eliyle değil, ilahi adaletin kusursuz terazisinde görülür.
Belki bugün siz de hayatın görünmeyen tarafında bir mücadele veriyorsunuz. Belki hakkınızda söylenmeyen sözleri hissediyor, göremediğiniz yerlerde kurulan hesapların ağırlığını taşıyorsunuz. İşte tam da böyle zamanlarda unutulmaması gereken şey şudur: Sabır, suskunluğun değil; karakterin gücüdür.
İnsan, başkalarının yaptığıyla değil, kendi duruşuyla değer kazanır. Siz doğruluktan ayrılmayın, kalbinizi öfkeye teslim etmeyin. Çünkü zaman gerçeğin en sadık şahididir; Allah’ın adaleti ise ne şaşar ne de gecikir.
Köklerinizi öfkeye değil, hakikate salın. Gün gelir rüzgâr diner, toprak konuşur ve her şey olması gerektiği yere varır. O gün geldiğinde, hakikatin sessizliği en gür ses olacaktır.
Çokça sevgiler.
Sağlıcakla















