Bazı vedalar kapıyı kapatmak için değildir…
O kapıyı bir daha hiç aramamak içindir.
Çünkü insan, bir kapıyı kapattığında değil;
o kapının varlığını kalbinden sildiğinde gerçekten gider.
Öyle bir an gelir ki…
Elin kapıya gitmez artık.
Ne çalmak istersin, ne de açılmasını beklersin.
Çünkü anlarsın;
en çok beklediğin yer, seni en çok tüketen yermiş.
Bir zamanlar o kapının önünde saatlerce bekleyen sendin…
İçeriden gelecek tek bir ses için
kendini susturan,
kırılan yerlerini saklayan,
“belki”lerle yaşayan sendin.
Ama kimse görmedi içindeki o yavaş yıkılışı.
Kimse duymadı,
her “bekleyişte” biraz daha vazgeçtiğini kendinden.
Ve bir gün…
Artık kapıyı kapatacak gücün bile kalmaz.
Çünkü aslında kapatılacak bir şey kalmamıştır.
İçinde o kapıya dair ne varsa,
çoktan sessizce ölmüştür.
İşte o an…
Gerçek veda olur.
Ne gözyaşı vardır eskisi gibi,
ne öfke…
Sadece derin bir susuş.
Ve o susuşun içinde büyüyen bir gerçek:
“Ben artık buraya ait değilim.”
Anlarsın ki,
bazı kapılar sana açılmadığı için değil…
Sen orada kendini kaybettiğin için geride kalmalıdır.
Ve sen…
İlk kez kendine dönersin.
Artık aramazsın o kapıyı.
Çünkü biliyorsun;
orada bıraktığın şey bir insan değil sadece…
Orada bıraktığın,
eksilen halindir.
Ve sen eksilerek değil,
kendini toplayarak gitmeyi seçersin.
Gidiyorsan…
Sessiz git.
İz bırakmadan,
kapıyı hatırlamadan,
hatırlasan bile geri dönmeden git.
Çünkü bazı vedalar,
bir hikâyeyi bitirmek için değil…
Kendini yeniden başlatmak içindir.
Ve en acı gerçek şudur:
Bazı kapılar bir daha açılmaz…
Çünkü sen,
artık o kapının önünde duran kişi değilsindir.













