Madem “-mış” gibi bir yaşam sürecektik, neden ki bu kadar çaba?
“-mış” gibi yaşamak çabasızlıktır. Kımıldamamaktır kendin için. Kendinden uzaklaşmaktır.
Zor olan kendin olmaktır. Tabii önce kendini tanıman gerekir.
Ah şu kolaycılık yok mu? İnsanı insandan etti. İnsanlar dünyaya geliş amaçlarını unuttular. Kendilerini kaybettiler…
Başkalarının doğrularını kendi doğruları sandılar. Başkalarının hayallerini yaşarken kendi hayallerini susturdular.
Bir ömür boyunca seviyormuş gibi, gülüyormuş gibi, mutluymuş gibi, yaşıyormuş gibi yaptılar.
Oysa insan, rol yapmak için gelmedi bu dünyaya. Kendini bulmak için geldi. Kendi sesini duymak, kendi yolunu yürümek, kendi hakikatine ulaşmak için geldi.
Ne gariptir ki, insan en çok kendinden kaçtı. Kalabalıklara karıştı, gürültülere sığındı, başkalarının alkışlarında kendi değerini aradı.
Ama insanın kendinden kaçabildiği hiçbir yol yoktur.
Bir gün gelir, aynaya baktığında yüzündeki çizgilerden önce ruhundaki eksikliği görür.
İşte o gün anlarsın…
Kaybettiğin zaman değildir. Kaybettiğin sensindir.
Ve o gün anlarsın ki; en büyük başarı makamlar, paralar, alkışlar değildir.
En büyük başarı, bütün baskılara rağmen kendin kalabilmektir.
Çünkü hayat, “-mış” gibi yaşayanları değil, gerçekten yaşayanları hatırlar.
Ve insan, ancak kendisi olduğunda hayata iz bırakır.














