İnsanları çoğu zaman gördüğümüz hâlleriyle tanıyoruz. Gülümseyen bir yüzü mutlu, sessiz birini sakin, başarılı birini güçlü, kalabalıklar içinde olan birini yalnızlıktan uzak sanıyoruz. Oysa insan psikolojisinin en büyük yanılgılarından biri de burada başlıyor: Dışarıdan gördüğümüz davranışları, içeride yaşananların tamamı zannetmek.
Her insanın, başkalarının kolayca göremediği bir iç dünyası var. Gün içinde söylenmeyen cümleler, ertelenen duygular, geçmişten taşınan kırgınlıklar, gelecek kaygıları ve kimseye anlatılmayan mücadeleler bu dünyanın bir parçası.
Bu yüzden bazen karşımızdaki insanı anlamak için söylediklerinden çok, söyleyemediklerine kulak vermek gerekiyor.
Her güçlü görünen insan güçlü hissetmeyebilir
Toplum bize güçlü olmayı çoğu zaman duygularımızı kontrol etmekle eş anlamlı gösterdi. Ağlamamak, belli etmemek, şikâyet etmemek, her koşulda ayakta kalmak ve sorunları kendi başına çözmek birer güç göstergesi olarak kabul edildi.
Oysa psikolojik dayanıklılık, hiçbir zaman zorlanmamak anlamına gelmez.
Tam tersine, insanın zorlandığını fark edebilmesi, gerektiğinde destek istemesi ve yaşadığı duyguyla sağlıklı biçimde baş edebilmesi dayanıklılığın önemli parçalarıdır.
Her şeyi tek başına taşımaya çalışmak insanı güçlü gösterebilir; fakat uzun vadede ağır bir yalnızlığın içine de sürükleyebilir.
Belki de toplum olarak güçlü insan tanımımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü bazen “Ben iyiyim” diyen kişinin ihtiyacı, kendisine bir çözüm sunulmasından önce gerçekten dinlenmektir.
İnsan, geçmişini geride bıraksa da geçmişi insanı bırakmayabilir
Çocuklukta yaşananların, aile ilişkilerinin, kabul edilme veya reddedilme deneyimlerinin insanın yetişkinlik dönemindeki davranışları üzerinde etkisi olabilir. Fakat psikolojiyi yalnızca geçmişin kaderi olarak görmek de doğru değildir.
İnsan geçmişinden etkilenir, ancak geçmişinden ibaret değildir.
Bizi bugün olduğumuz kişiye dönüştüren yalnızca başımıza gelenler değil, yaşadıklarımızı nasıl anlamlandırdığımız ve bundan sonra ne yapmayı seçtiğimizdir.
Bu nedenle kişinin kendisini anlamaya çalışması, geçmişte suçlu aramaktan çok kendi hikâyesini fark etmekle ilgilidir.
“Ben neden böyleyim?” sorusu çoğu zaman “Bende ne sorun var?” anlamına gelmemeli.
Bazen daha doğru soru şudur:
“Beni bugünkü davranışlarıma götüren ne oldu ve bundan sonra nasıl bir yol seçmek istiyorum?”
Bu soru insanı suçluluktan çıkarıp sorumluluğa taşır.
Sürekli mutlu olmak zorunda değiliz
Çağımızın en dikkat çekici psikolojik baskılarından biri de sürekli iyi hissetme zorunluluğu.
Sosyal medyada mutluluk daha görünür, üzüntü ise daha fazla saklanıyor. İnsanlar hayatlarının güzel anlarını paylaşırken, kaygılarını, başarısızlıklarını, kararsızlıklarını ve kırılganlıklarını çoğu zaman görünmez kılıyor.
Böylece başkalarının hayatını kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırıyoruz.
Oysa üzüntü de insan deneyiminin bir parçası. Kaygı, öfke, hayal kırıklığı ve yalnızlık da öyle.
Her olumsuz duyguyu ortadan kaldırılması gereken bir problem gibi görmek yerine, onun bize ne anlatmaya çalıştığını anlamak daha sağlıklı bir yaklaşım olabilir.
Elbette yoğun ve uzun süren psikolojik belirtiler profesyonel değerlendirme gerektirebilir. Ancak günlük yaşamın doğal iniş çıkışlarını yaşamak, insanın başarısız olduğu anlamına gelmez.
Mutluluk sürekli bir hâl değil, hayatın içindeki duygulardan yalnızca biridir.
Bazen insanın en büyük ihtiyacı çözüm değil, anlaşılmaktır
İnsan ilişkilerinde önemli bir yanılgımız daha var: Birinin sorununu duyduğumuzda hemen çözüm üretmeye çalışıyoruz.
“Takma kafana.”
“Bunu düşünme.”
“Daha kötüsü de olabilirdi.”
“Güçlü ol.”
İyi niyetle söylenen bu cümleler, karşıdaki insanın yaşadığı duyguyu bazen daha da yalnızlaştırabiliyor.
Çünkü anlaşılmak ile çözüm bulmak aynı şey değil.
Bazen insan yalnızca yaşadığı duygunun küçümsenmediğini bilmek ister. Birinin karşısında kendisini savunmak zorunda kalmadan konuşabilmek, psikolojik olarak son derece kıymetli bir deneyimdir.
Belki de sağlıklı iletişimin en önemli becerilerinden biri, her sessizliği doldurmaya çalışmamak ve her probleme hemen bir reçete yazmamaktır.
Kendimizi anlamadan başkalarını anlamak zor
İnsan psikolojisini konuşurken başkalarını anlamaya büyük önem veriyoruz. Oysa bunun ilk adımı kişinin kendi iç dünyasına karşı dürüst olabilmesi.
Neye kızdığımızı, neden kırıldığımızı, hangi durumlarda geri çekildiğimizi, hangi davranışlardan korktuğumuzu ve hangi ihtiyaçlarımızı sürekli ertelediğimizi fark etmek, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin temelini oluşturuyor.
Kendini tanımak, her davranışını haklı bulmak değildir.
Aksine, gerektiğinde kendi hatasına da bakabilmektir.
Bazen bizi en çok rahatsız eden insanlarda, kendimizde kabul etmek istemediğimiz bir yönü görebiliriz. Bazen sürekli başkalarının onayını ararken aslında kendi değerimizi kendimizden esirgediğimizi fark ederiz.
İnsan kendisine dürüstleşmeye başladığında psikolojik olgunlaşma da başlar.
Hepimizin görünmeyen bir yükü var
Günlük hayatın içinde yanımızdan geçen insanların hangi mücadelelerden geçtiğini bilmiyoruz.
Bir otobüste sessizce oturan kişinin geceden beri uyuyamadığını, yan masada kahvesini içen insanın ailesiyle ilgili zor bir haber aldığını, iş yerinde sürekli gülümseyen kişinin kendi içinde büyük bir mücadele verdiğini bilemeyiz.
Bu yüzden psikolojik farkındalık yalnızca kişinin kendisini tanıması değil, başkalarına karşı daha ölçülü ve anlayışlı olabilmesidir.
Biraz daha az hüküm vermek, biraz daha fazla dinlemek; insanların hayatlarını kendi ölçülerimizle değerlendirmek yerine onların taşıdığı yükü hesaba katmak, toplumdaki ilişkilerin niteliğini de değiştirebilir.
Sonuçta insan davranışları çoğu zaman görünenin çok daha ötesinde bir hikâyenin sonucudur.
Belki de birbirimize yapabileceğimiz en büyük iyilik, herkesin hayatında bizim bilmediğimiz bir bölüm olduğunu hatırlamaktır.
Çünkü insan, dışarıdan bakıldığında yalnızca bir yüz, bir meslek, bir başarı ya da bir davranıştan ibaret görünür.
Oysa her insanın içinde, kimsenin bütünüyle göremediği bir hayat vardır.
Ve bazen bir insanı değiştiren şey, ona verilen büyük bir öğüt değil; ilk kez gerçekten anlaşıldığını hissettiği bir andır.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen















