Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Yeşilovacık çevresinde meydana gelen orman yangını, yalnızca Akdeniz’in eşsiz doğal mirasını tehdit eden bir afet değildir. Bu yangın, Türkiye’nin son yıllarda giderek ağırlaşan orman yangını gerçeğinin yeni bir halkasını oluşturmakta; iklim değişikliği, arazi kullanımı, kentleşme baskısı ve afet yönetimi politikalarının birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bugün artık bilimsel literatür açık biçimde göstermektedir ki orman yangınları yalnızca sıcak havaların veya ihmalkârlığın sonucu değildir. Yangınların oluşumu ve büyümesi; iklim sistemi, bitki örtüsü, topoğrafya, insan faaliyetleri ve yönetsel kapasitenin kesiştiği karmaşık bir süreçtir. Dolayısıyla orman yangınlarını yalnızca “söndürme başarısı” üzerinden değerlendirmek, sorunun büyük bölümünü göz ardı etmek anlamına gelir.
Akdeniz Havzası, dünyanın iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgeleri arasında gösterilmektedir. Türkiye de bu havzanın merkezinde yer almaktadır. Uzayan kurak dönemler, artan sıcaklıklar, düşen toprak nemi ve kuvvetlenen rüzgâr sistemleri, yangın sezonunu birkaç haftalık dönem olmaktan çıkarıp neredeyse yılın büyük bölümüne yaymaktadır.
Yeşilovacık çevresi bu açıdan oldukça hassas bir ekosistemdir. Kızılçam ormanları, makilik alanlar ve kıyı ekosistemleri yüksek yanıcılık özelliğine sahiptir. Reçineli ağaç türleri, düşük nem ve kuvvetli rüzgâr birleştiğinde yangınların çok kısa sürede büyük alanlara yayılmasına neden olabilmektedir. Bu durum yalnızca Türkiye’de değil; İspanya, İtalya, Yunanistan ve Portekiz gibi Akdeniz ülkelerinde de benzer şekilde gözlenmektedir.
Ancak asıl sorgulamamız gereken konu, yangının çıkması değil; neden her yıl daha büyük alanların yanıyor olmasıdır.
Uluslararası ormancılık araştırmaları, büyük yangınların yaklaşık yüzde 95’inden fazlasının doğrudan veya dolaylı insan etkisiyle başladığını ortaya koymaktadır. Elektrik hatları, tarımsal faaliyetler, anız yakılması, enerji altyapıları, dikkatsiz piknik kullanımı, araçlardan çıkan kıvılcımlar ve kasıtlı eylemler en önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır.
Dolayısıyla yangınlarla mücadelede yalnızca hava araçlarının sayısını tartışmak eksik bir yaklaşımdır.
Gerçek başarı, yangının hiç başlamamasını sağlayabilmektedir.
Bunun için risk haritalarının sürekli güncellenmesi, yapay zekâ destekli erken uyarı sistemlerinin kurulması, yüksek çözünürlüklü uydu verilerinin gerçek zamanlı kullanılması, insansız hava araçlarıyla sürekli gözetim yapılması ve meteorolojik risk analizlerinin günlük operasyonlara entegre edilmesi gerekmektedir.
Gelişmiş ülkeler artık “yangın söndürme” yerine “yangın yönetimi” kavramını kullanmaktadır.
Çünkü afet yönetimi dört temel aşamadan oluşur:
Risk azaltma…
Hazırlık…
Müdahale…
İyileştirme…
Türkiye ise kamuoyundaki tartışmaların önemli bölümünü hâlâ müdahale aşamasında yaşamaktadır.
Oysa yangın başlamadan önce yapılacak her 1 birimlik yatırımın, afet sonrasında harcanacak onlarca birimlik maliyeti önlediği uluslararası ekonomi çalışmalarında defalarca ortaya konmuştur.
Orman yangınlarının ekonomik boyutu da çoğu zaman yeterince konuşulmamaktadır.
Yanan yalnızca ağaç değildir.
Toprak organik maddesini kaybeder.
Su havzaları zarar görür.
Yeraltı suyu beslenmesi azalır.
Tarımsal üretim etkilenir.
Arıcılık zarar görür.
Hayvancılık olumsuz etkilenir.
Turizm gelirleri düşer.
Karbon yutak alanları yok olur.
Biyoçeşitlilik kayıpları bazen onlarca yıl telafi edilemez.
Daha da önemlisi, büyük yangınlar iklim değişikliğini hızlandıran karbon salımlarını artırırken; iklim değişikliği de yeni yangınların oluşma riskini yükselterek bir kısır döngü oluşturmaktadır.
Yeşilovacık yangını bu nedenle yalnızca bölgesel bir olay değildir.
Bu yangın; Türkiye’nin iklim politikalarının, ormancılık stratejilerinin, afet yönetiminin ve sürdürülebilir kalkınma anlayışının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatan güçlü bir uyarıdır.
Yangın sonrasında gerçekleştirilecek ağaçlandırma çalışmaları elbette önemlidir. Ancak bilimsel ormancılık ilkeleri, doğal rejenerasyon kapasitesi bulunan alanlarda ekosistemin kendini yenileme süreçlerinin dikkatle izlenmesini, uygun olmayan türlerle acele ağaçlandırmadan kaçınılmasını ve ekolojik bütünlüğün korunmasını önermektedir.
Çünkü amaç yalnızca yeniden ağaç dikmek değil; sağlıklı, dirençli ve sürdürülebilir bir orman ekosistemi oluşturmaktır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz yaklaşım, yangın söndürme başarısını alkışlamak kadar; yangınların neden çıktığını bilimsel yöntemlerle sorgulayan, riskleri azaltan ve toplumun tüm kesimlerini kapsayan önleyici politikaları hayata geçirmektir.
Yeşilovacık’tan yükselen duman yalnızca Mersin semalarını değil, Türkiye’nin geleceğe ilişkin çevre politikalarını da görünür hâle getirmiştir.
Çünkü ormanlar yalnızca ağaç toplulukları değildir.
Su güvenliğimizdir.
Gıda güvenliğimizdir.
İklim direncimizdir.
Ekonomik sürdürülebilirliğimizdir.
Ve en önemlisi, gelecek kuşaklara bırakacağımız ortak mirastır.
Artık orman yangınlarını mevsimsel bir afet olarak değil; iklim değişikliğinin, çevresel güvenliğin ve ulusal kalkınmanın merkezinde yer alan stratejik bir ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendirme zamanı gelmiştir. Bilimin rehberliğinde geliştirilecek bütüncül politikalar, yalnızca daha fazla ormanı korumamızı değil, aynı zamanda daha dirençli bir toplum ve daha sürdürülebilir bir gelecek inşa etmemizi sağlayacaktır.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen















