Toplumlar bir günde çökmez.
Önce doğrular sessizleşir…
Sonra yanlışlar konuşmaya başlar.
Bir süre sonra da herkes susar.
İşte tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz.
Öyle bir zaman ki; adaletin terazisi tartmayı bırakmış, vicdanın sesi kalabalığın gürültüsünde kaybolmuştur.
Demokrasi, sandık günü hatırlanan bir kelimeye; liyakat ise sadece sözlüklerde kalan bir kavrama dönüşmüştür.
Yasalar artık herkese eşit mesafede duran bir güvence değil, kimine kalkan, kimine yük olan bir araç gibi görülmektedir.
Korkunun adı değiştirildi.Artık ona “sessizlik” deniyor.
İnsanlar konuşmuyor çünkü ikna oldular değil; konuşmanın bedelini hesaplıyorlar.
Doğru söyleyenin yalnız, güçlü olana alkış tutanın kalabalık olduğu bir iklim oluşturuldu.
Siyahın beyaz olduğuna inanılması isteniyor.
Dün söylenenlerin bugün inkâr edilmesi ise sıradan bir davranış hâline geliyor.
Ekonomi rakamlarda büyürken sofralar küçülüyor.
25 bin lira emekli maaşı alan bir insanın, bunun iki katı kira ödemesinin normal kabul edildiği bir düzen; ekonomik değil, vicdani bir iflasın göstergesidir.
Gençler umutlarını bavullarına koyup başka ülkelere taşırken, geride kalanlar yalnızca çocuklarını değil, hayallerini de uğurluyor.
Aile bağları zayıflıyor.
Sevginin yerini çıkar, dostluğun yerini menfaat, sadakatin yerini fırsatçılık alıyor.
Karakter değil, konum konuşuyor.
İlke değil, güç belirleyici oluyor.
Ve en acısı…
Çocuklarımızın güvenliğini, gençlerimizin geleceğini, yaşlılarımızın huzurunu konuşmak yerine; her gün yeni bir gündemin peşinden sürükleniyoruz.
Dünyanın gelişmiş ülkeleri yapay zekâyı, uzay teknolojilerini ve bilimsel atılımları tartışırken; biz hâlâ en temel sorunlarımızı çözememenin ağırlığını yaşıyoruz.
Yine de “İnşallah düzelir.” diyoruz.
Çünkü umut, bu milletin en eski alışkanlığıdır.
Ama umut; çalışmanın, adaletin ve cesaretin yerine geçemez.
Toplumlar sadece ekonomik krizlerle değil, değerlerini kaybettiklerinde de yoksullaşırlar.
Bugün en ağır kriz dövizde değil… Güvende yaşanıyor.
Can simidimiz olduğunu düşünüyoruz.Oysa simidin ortası çoktan boşaltılmış.
Şimdi kendimize yüksek sesle sormanın zamanı:Biz nereye gidiyoruz?
Ve daha da önemlisi…
Bu gidişatı değiştirecek cesareti gösterecek miyiz, yoksa sadece seyretmeye devam mı edeceğiz?
“Bir milleti ayakta tutan sadece ekonomisi değildir; adaleti, vicdanı, ahlakı ve ortak geleceğe olan inancıdır. Bunlar zayıfladığında, çöküş sessiz başlar.”















