Bazı insanlar vardır; makam sahibiyle de konuşur, işçiyle de. Akademisyenle aynı masada oturur, esnafın dükkânında çayını da içer. Bir çocuğun sorusunu küçümsemeden dinler, yaşlı bir insanın anlattığı hikâyeye sabırla kulak verir. Onları farklı kılan çoğu zaman sahip oldukları bilgi değil, insana nasıl yaklaştıklarıdır.
Çünkü herkesle konuşabilmek, herkese aynı cümleleri kurmak değildir.
Tam tersine, karşımızdaki insanın dünyasını anlamaya çalışmaktır.
Günümüzde iletişim imkânlarımız hiç olmadığı kadar arttı. Telefonlarımız elimizde, sosyal medya hayatımızın içinde, dünyanın herhangi bir yerindeki insanla saniyeler içinde bağlantı kurabiliyoruz. Fakat garip bir çelişki yaşıyoruz: Birbirimize ulaşmak kolaylaştıkça birbirimizi anlamak zorlaşıyor.
Aynı fikirde olmadığımız insanı dinlemek istemiyoruz. Bizim gibi düşünmeyeni çoğu zaman cahillikle, kötü niyetle ya da düşmanlıkla suçluyoruz. Konuşmayı bir anlaşma zemini olmaktan çıkarıp bir üstünlük yarışına dönüştürüyoruz.
Oysa gerçek iletişim, karşımızdakini susturmakla değil, anlamaya çalışmakla başlar.
Herkesle konuşmanın ilk kuralı budur:
Dinlemek.
Gerçekten dinlemek…
Cevap vermek için değil, anlamak için dinlemek.
Bir insan konuşurken kafamızda vereceğimiz cevabı hazırlıyorsak, aslında onu dinlemiyoruz. Kendi cümlemizin sırasını bekliyoruz. Oysa bazen bir insanın ihtiyacı tavsiye değil, yalnızca anlaşılmaktır.
İkinci kural ise üstten bakmamaktır.
İnsanın mesleği, eğitimi, geliri, makamı veya toplumsal konumu onun insanlık değerini belirlemez. Bir yöneticinin toplantı odasında kurduğu cümle kadar, bir garsonun müşteriye söylediği “Buyurun” da iletişimin parçasıdır.
İnsanlara unvanlarına göre davranmak kolaydır.
Asıl mesele, unvanları ortadan kaldırdığınızda da aynı saygıyı gösterebilmektir.
Herkesle konuşabilen insanın kelime dağarcığı geniş olmak zorunda değildir. Bazen en etkili iletişim, en sade cümlelerle kurulur.
“Nasıl hissediyorsun?”
“Seni anlıyorum.”
“Bu konuda ne düşünüyorsun?”
“Anlatmak ister misin?”
Bu cümleler basit görünür. Fakat doğru zamanda söylendiğinde bir insanın kendisini değerli hissetmesini sağlayabilir.
Bir başka önemli mesele de üsluptur.
Haklı olmakla haklı görünmeye çalışmak arasında büyük bir fark vardır. İnsan bazen doğru bir düşünceyi yanlış bir üslupla savunduğu için karşısındakini kaybeder.
Sesimizi yükselttiğimizde düşüncemiz güçlenmez.
Karşımızdakini küçümsediğimizde bilgimiz artmaz.
Alay ettiğimizde haklılığımız kanıtlanmaz.
Tam tersine, iletişim kapısını kapatırız.
Herkesle konuşabilmek, her konuda aynı fikirde olmak da değildir.
Demokrasinin, toplum hayatının ve sağlıklı ilişkilerin temelinde biraz da bu vardır: Farklı düşünebilmek ve buna rağmen konuşabilmek.
Bir insanla aynı siyasi görüşte olmayabiliriz. Aynı dünya görüşünü paylaşmayabiliriz. Hayata, dine, ekonomiye, eğitime, kültüre veya geleceğe ilişkin bambaşka düşüncelerimiz olabilir.
Ama bütün farklılıkların üzerinde ortak bir zemin vardır:
İnsan olmak.
İşte gerçek iletişim kültürü burada başlar.
Bugün özellikle dijital dünyada insanların birbirine söylemeye cesaret edemeyeceği sözleri bir ekranın arkasından kolayca söyleyebildiğini görüyoruz. Bir cümleyle insanları yaftalamak, bir paylaşım üzerinden hüküm vermek, hiç tanımadığımız kişiler hakkında kesin yargılara ulaşmak neredeyse sıradanlaştı.
Oysa bir insanın birkaç kelimesi, onun bütün hikâyesi değildir.
Herkesin görünmeyen bir mücadelesi vardır.
Kimi ekonomik sıkıntısını saklar, kimi ailesindeki sorunları. Kimi başarısızlığını gülümseyerek örter, kimi yalnızlığını kalabalıkların içinde yaşar.
Bu yüzden konuşurken yalnızca söylediğimiz sözlere değil, o sözün karşımızdaki insanda neye dokunacağına da dikkat etmeliyiz.
Herkesle konuşmanın belki de en zor tarafı budur: Empati.
Empati, karşımızdakine hak vermek değildir.
Onun yerine geçip dünyaya bir anlığına onun gözünden bakmayı denemektir.
Bir işveren çalışanının kaygısını anlamaya çalışabilir. Bir çalışan işverenin sorumluluklarını görebilir. Bir öğretmen öğrencisinin sessizliğinin arkasındaki nedeni merak edebilir. Bir anne-baba çocuğunun itirazını yalnızca “saygısızlık” olarak değerlendirmek yerine onun ne anlatmaya çalıştığını düşünebilir.
Çünkü bazen sorun insanların konuşmaması değil, konuşurken anlaşılmamalarıdır.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla konuşmak değil; daha iyi konuşmaktır.
Daha az önyargı.
Daha fazla merak.
Daha az kibir.
Daha fazla dinleme.
Daha az hüküm.
Daha fazla anlayış.
Herkesle konuşabilen insan, aslında toplumun tamamıyla aynı dili konuşan insan değildir. Farklı dilleri, farklı hayatları ve farklı karakterleri anlamaya çalışan insandır.
Bunun için özel bir makam gerekmez.
Diploma gerekmez.
Servet gerekmez.
Bazen yalnızca karşımızdaki insana gerçekten bakmak ve şunu söylemek yeterlidir:
“Seni dinliyorum.”
Çünkü insanları birbirine yaklaştıran şey, aynı düşüncelere sahip olmak değil; farklı düşüncelerin arasında bile birbirimize insan olarak kalabilmektir.
Belki de herkesle konuşmanın en büyük sırrı budur:
İnsanları değiştirmek için değil, anlamak için konuşmak.
Gerisi kelimelere kalır.
Güzel ve etkili konuşmak dileğiyle…
Sağlıcakla kalın.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen















