Bir portakal ağacının gölgesine bağlanan kurbanlıklarla başlardı bayram…
Onların gözlerinde bir telaş, Bizim içimizde tarifsiz bir heyecan olurdu. Sabaha kaç gece kaldığını sayar, Yeni alınan ayakkabıyı yatağın yanına koyup uyurduk.
Çünkü çocukluk, Bir bayram sabahına inanmak demekti…
Sonra ezan sesi düşerdi şehrin üstüne. Sokaklar sessiz, Gökyüzü bembeyaz, Kalpler tertemiz…
Bayram namazından dönen adamları beklerdik pencerelerde.
Ve bilirdik…
O koca yürekli adam kapıdan girince başlayacaktı bayram.
Elinde ekmek kokusu, Yüzünde yorgun ama huzurlu bir tebessüm…
Sanki eve sadece kendisi değil, Bereket, Güven, Merhamet, Ve koskoca bir dünya getirirdi.
Ürkek ellerimizle eline dokunurduk.
Sonra yüzümüzü o nasırlı, Güçlü, Şefkatli ellere sürerdik.
Çünkü bilirdik…
O eller sadece çalışmaktan sertleşmemişti; Hayatı omuzlamaktan büyümüştü.
Bir çocuğun dünyasında baba, Bazen bir çınardı…
Bazen gökyüzü…
Bazen de “Korkma ben varım.” diyen sessiz bir duaydı.
Bayram tam da buydu işte…
Kalabalık sofralar, Mutfaktan yükselen kokular, Şeker toplamaya koşan çocuklar değil sadece…
İnsanın kendini ait hissetmesiydi bayram. Bir omuza yaslanabilmek, Bir ele güvenebilmekti.
Şimdi… Portakal ağacı hâlâ yerinde belki. Sabah ezanı yine aynı hüzünle okunuyor. Bayramlar yine geliyor…
Ama o koca yürekli adam yok artık.
Ve insan anlıyor…
Bazı ölümler sadece bir insanı götürmez. Bir evin sesini, Bir sofranın bereketini, Bir çocuğun içindeki güveni de alır götürür.
Şimdi bayram sabahları biraz eksik… Kapılar açılıyor ama beklenen o adım duyulmuyor.
Bir yerlerde hâlâ çocuk kalmış yanımız, O kapının açılmasını bekliyor.
Ne garip…
İnsan büyüyor, Herkese güçlü görünmeyi öğreniyor, Ama bir bayram sabahı gelince, İçindeki o küçük çocuk sessizce ağlıyor.
Çünkü bazı adamlar ölmez aslında…
Bir bayram sabahının içinde yaşamaya devam eder.
Bir portakal çiçeğinin kokusunda, Bir ezan vaktinde, Bir çocuğun gözlerindeki özlemde…
Ve insan en çok da, Elini öpecek o koca yürekli adamı kaybedince büyüyor…















