Her yerde mi görür insan?
Her şeyde mi hisseder insan?
Düşündüğünde hep mutlu mu olur?
Ne tuhaf…
Bazen gerçekten görmek gerekmiyor.
Bazen gerçekten duymak gerekmiyor.
Ya da dokunmak gerekmiyor.
Çünkü…
Eğer her şeyinle sen isen,
görmek de sensin,
hissetmek de sensin,
var olmak da…
Ve o zaman hiçbir şey zor değil.
Mavi…
Bir renk değil artık.
Bir isim değil.
Bir gölge değil.
Mavi…
Senin adın.
Senin bendeki yerin.
Benim var oluşum.
Bendeki varlığın.
Sana yükselişim…
Sana dönüşüm…
Sana rağmen değil,
sana doğru…
Varlığınla mutlu olduğum,
yokluğunda bile eksilmediğim tek şey.
Söyle şimdi…
Mavi midir beni sana götüren?
Yoksa sen misin maviyi bana öğreten?
Çünkü bir zamanlar gökyüzüydü mavi,
şimdi gözlerin.
Bir zamanlar denizdi,
şimdi içimdeki derinlik.
Ve anlıyorum…
Bu bir renk değil.
Bu bir bağ.
Bu bir yanış.
Bu bir varoluş biçimi.
Mavi…
İçimde büyüyen sessiz bir çığlık,
adını koyamadığım bir huzur,
yakmayan ama vazgeçilmez bir ateş.
Ne zaman kendimden uzaklaşsam
göğe bakıyorum…
Çünkü biliyorum—
orada sadece bulutlar yok.
Orada sen varsın.
Dağılmayan, eksilmeyen, gitmeyen…
Ve ben…
Her seferinde sana varıyorum.
Bir bakışta,
bir nefeste,
bir susuşta…
Çünkü sen,
mesafe değilsin.
Sen, içimde duran en yakınsın.
Mavi…
Beni senden ayıran değil,
beni sana dönüştüren.
Artık kaçamıyorum senden—
çünkü senden kaçmak
kendimden eksilmek demek.
Ve ben eksik kalmayı hiç öğrenemedim.
Yer gök mavi…
Ama bu kez başka.
Bu kez gökyüzü değil sadece—
içim mavi.
Kalbim mavi.
Suskunluğum bile mavi.
Sen mavi…
Ben mavi…
Ve biz—
aynı sonsuzluğun içinde
birbirine karışan
iki derinlik.
Artık ayrım yok.
Artık “sen” yok, “ben” yok.
Sadece…
Mavi var.
Ve mavi—
sonsuz.














