İKİ DİLLİLİK
Sene bindokuzyüz seksen, Sungurlu’dan bir arkadaşımın ve benim ilk atamamız Tunceli iline yapılmış, vatanın her yeri bir dedik, eşraftan ve esnaf olan babalarımızla bindik otobüse ver elini Tunceli dedik.
Dedik demesine de kazın ayağı hiç de öyle değilmiş.
Daha Ankara’da Tunceli otobüsüne binince vardık bunun ayırdımına.
Otobüsteki herkes istisnasız Kürtçe konuşuyor, muavin de şoför de. Doğal olan da bu tabi.
Yirmili yaşlarda gencecik idealist kişiliğimize önce ilginç geldi tabi bu konuşmalar. Benim minik de olsa annemden öğrendiğim onunda çiftlik işçileri ve hizmetkârlarından öğrendiği ‘şir buke, nan buke, yek, dud, çor’ sözlerinden oluşan minik bir Kürtçe lügatım var, ne işe yarayacaksa, devamlı ekmek ye, süt iç denmez, bir iki, üç diye sayılmaz ki.
Neyse hakkını yemeyelim, mavin keskin bir virajı ustalıkla alan şoföre arada bir Türkçe ‘hay varlığına kurban’ diyor da az biraz anlıyoruz.
Zaten terminalden hareket ederken muavin yön belirlerken bir kez sa’ğa sa’ğa diye komut vermiş sonra Kürtçe’ye devam etmişti.
Otobüsün radyo ya da teyibinde de çalınan parçalar Kürtçeydi.
Bu minval üzere uzunnn bir yolculuktan sonra kente vasıl olmuştuk.
Sıkı yönetimler ve sokağa çıkma yasakları devam ettiğinden hemen kendimizi merkezdeki bir otele attık.
Şehir güzel, hemen her resmi kurum var, insanları çok candan ve içten.
Bir yeri sorduğunuzda kapısına kadar götürüyorlar, seviniyorlar da ‘öğ’retmen gelmiş, öğ’retmen gelmiş’ diye.
Saat iki gibi sokağa çıkma yasağı başladı, otelin girişindeki salon da televizyon seyreden insanlarla doldu, biz yukarı odalarımıza çekildik, yol yorgunuyduk çünkü.
Oda telefonumuz çaldı, resepsiyon ‘bir ziyaretçiniz var’ dedi. Şaşırdık kim olabilir ki?
Yukarı geldi ziyaretçimiz, Çorum Ortaköylü bir polis memuruymuş, Çorum’dan geldiğimizi duymuş da gelmiş.
Tanışma ve hoşbeşten sonra adam direk babamlara ‘amca kızlarınızın maaşına ihtiyacınız yoksa, bırakmayın burda, alın gidin, her gün ebe, hemşire, öğretmen kaçırma olaylarına gidiyoruz, burda kalan üç ay içinde evlenmek zorunda kalır, ben ailemi getiremedim’ dedi ve müsade isteyip çekti gitti. Tabi biz şok üstüne şoklardayız.
Ertesi sabah soluğu il milli eğitimde aldık, yeni atandığımızı söyledik, şehrin içine ya da aynı ilçeye verilirsek iki hemşeri aynı evde kalacağımızı söyledik. İl millî eğitim müdürü aynı yere atanmamızın mümkün olmadığını, hem kiralık ev de bulunmadığını, benim Tunceli içinde bir Endüstri Meslek lisesine, branşı sosyal bilgiler olan arkadaşımın da atamasının Pülümür ya da Pertek ilçesine olabileceğini söyledi.
Müdür bey ilgili ve canayakın davrandı ama o esnada yaptığı bütün telefon görüşmelerinde Kürtçe konuşuyordu anlamıyorduk tabi.
Bana okuluna git hemen görevine başla, okul buraya yakın dediler.
Okula gittik, meslek lisesi olduğu için öğrencilerin hepsi erkek ve çoğunun yaşı benden büyük, tenefüs vakti ve hepsi Kürtçe konuşuyor, ben bunlara Türkçe öğreteceğim, istekliler mi bilemiyorum.
Arkadaşımın morali çok bozuk, ben de kararsızım. Velhasılı kelam ikimiz de göreve başlayamadık. Ben müstafi sayıldım oysa göreve başlasaydım, iyi bir yolluk alır, istifa edebilirdim. Yol ve konaklamayı babalarımız ödedi tabi acemilik işte.
Sonra o arkadaş bir yolunu bulup birkaç ay sonra göreve başlamıştı. Tesadüf müdür bilinmez hakikaten de üç ay sonra oralı biriyle evlenmiş bizim Ortaköylü polis hemşeriyi haklı çıkarmıştı.
Yine yorucu ve uzun dönüş yolunda kış şartlarında otobüsümüzün kaloriferi bozulmuş, oldukça üşümüştük, çantalarımızda ne kadar eldiven, atkı, Kazak varsa sarındık giyindik ama nafile, dolambaçlı dağ yollarından geçe geçe bu çetin coğrafyada güç bela ilerlerken, şikayetler artınca yol kenarında bir işletmede otobüsümüz durdu.
İçeri sığındık, kocaman bir bakır kazanla dumanı tüten sıcak süt ve dokuz on bardak, bir kova da su vardı masa üstünde, görevli çocuk boşalan bardakları alıyor, kovandaki suya daldırıyor, tekrar süt dolduruyordu, hijyen mijyen kimin aklına gelir, hemen birer bardak satın aldık, içtikçe içimiz ısındı, donan parmaklarımız da süt bizi donmaktan kurtarmış içimizi ısıtmıştı, hâlâ o sütün tadı ve kokusunu unutamam.
Zar zor Ankara’ya geldik, oradan da ver elini Sungurlu.
Beni de bir etnik kökenim var.
Dödüğümüzde aileme yalvardım durdum ‘ne olur bilmeyenlerin yanında Çerkezce konuşmayın’ diye.
Nerede yaşanacaksa önce oranın dilini öğrenmek gerekiyor, bunu Almanya görevimde daha iyi anladım, anlaşacağınız insanlara denk gelesiniz efendim.
Ne demişler insanlar konuşa konuşa…
Şükran Uçkaç Yargı Sazsızozan
29 Nisan 2026















