İnsan, kendi içine doğru genişleyen ama dışarıya sadece dar pencereler bırakan gizemli bir mimaridir. Çoğu zaman duygularını mülteci gibi ruhunun kuytularında saklar. Onları dışa vurmak, sınır kapılarını ardına kadar açmak gibidir. Hem büyük bir hafifleme vaat eder hem de işgale açık hale gelme riskini taşır. İşte bu yüzden pek çoğumuz, hislerimizi kelimelere ya da jestlere dökerken ürkek birer gardiyana dönüşürüz.
Duyguları temkinle ambalajlamak, onları yok saymak değil, aksine, incinmesinler diye üzerlerine geçirilen şeffaf ama kalın bir zırhtır.
İçimizdeki fırtınaları dışarıya bir sızıntı gibi bile vermeme gayreti, psikolojik bir savunma mekanizmasından ziyade bir varoluş estetiğidir. İnsan, kırılganlığını sokağa saçtığında aynadaki suretinin eksileceğinden korkar. Şükrü Erbaş’ın o derin ve insanı kendi sessizliğiyle yüzleştiren dizesinde dediği gibi: “İçimiz saydam bir cam gibi kırıldıktan sonra, birbirimize ne kadar uzak, ne kadar yabancıyız.” Bu saydam camın kırılma korkusudur bizi ketum kılan.
Duyguyu dışa vurmak, o camı rüzgâra feda etmektir. Temkinli insan, içindeki camdan sarayı korumak için perdeleri sımsıkı kapatır. Dışarıdan bakıldığında durağan, pürüzsüz ve sakin bir göl gibi görünür. Oysa o gölün tabanında dibe çökmüş batık gemiler, henüz söylenmemiş sözlerin keskin tortuları vardır.
Psikolojik açıdan , duyguları filtrelemek bir tür kontrol arayışıdır. Kaotik bir dünyada insanın tamamen kendine ait tutabildiği tek mülk, henüz dışarıya fırlatılmamış düşünceleridir. Kelimeler ağızdan çıktığı an, sahibinin malı olmaktan çıkar. Dinleyenin algısına, insafına ve kendi içsel karmaşasına teslim olur. Bu teslimiyet korkusu, bizi hislerimizi kendi içimizde yoğurmaya zorlar. Kendimizi ancak sustuklarımızla güvende hissederiz.
Yakın dönem Türk edebiyatının sarsıcı kalemlerinden Hasan Ali Toptaş, Heba adlı romanında bu içsel temkini ve sessizliğin ağırlığını şöyle özetler: “İnsan dediğin, konuşarak da susabilir, susarak da konuşabilirdi; mühim olan, neyi nerede saklayacağını bilmekti.”
İşte temkinli davranmak, tam olarak bu saklama sanatıdır. Duyguyu yok etmek değil, onu doğru çekmeceye yerleştirmektir. Ne var ki bu çekmeceler bazen o kadar ağırlaşır ki, ruhun zemininde derin çatlaklar oluşturur. Dışarıya sızamayan her yoğun duygu, içeriye doğru genişler. Bir sevincin abartılmadan yaşanması, bir acının göğüste sessizce eritilmesi… Hepsi, dış dünyanın tekinsizliğine karşı çekilen soyut sınırlardır.
Duygularını dışa vururken ürken insan, aslında anlaşılma ümidini kaybetmekten korkan insandır. Yanlış anlaşılmaktansa hiç anlaşılmamayı, yani “görünmez” kalmayı tercih eder. Bu durum, bireyin dış dünyaya karşı ördüğü psikolojik bir koza gibidir. Kozanın içinde muazzam bir renk cümbüşü ve dönüşüm sancısı yaşanırken, dışarıdan sadece gri, hareketsiz bir kabuk görünür.
Ancak bu temkinlilik, mutlak bir hissizlik veya donukluk olarak okunmamalıdır. Aksine, dışarıya sızmasına izin verilen o tek damla duygu, içerideki okyanusun en saf, en damıtılmış halidir. Bizler, incinmişliklerimizi ve coşkularımızı birer biblo gibi vitrine dizmediğimizde, onları zamandan ve başkalarının hoyrat bakışlarından korumuş oluruz.
Duyguları sakınmak bir korkaklık değil, ruhun kendi derinliğine duyduğu saygıdır. İçimizdeki kalabalığı sadece hak edenlerin duyabileceği bir fısıltıya dönüştürmek, bu gürültülü çağda insanın kendine verebileceği en zarif hediyedir.
Hayatın hoyrat ritmine karşı içimizdeki ince sızıları, kırılgan sevinçleri sakınarak yaşamak, belki de bu çağda kendimiz kalabilmenin tek yoludur. Çünkü biliriz ki, kelimelerle her ne kadar köprüler kurmaya çalışsak da içimizdeki o en derin köşe, her zaman sadece kendimize ait ve ancak sustuğumuz kadar korunaklı kalacaktır.















