Bazı sorular vardır; cevabını bulmak için takvime değil, aynaya bakmak gerekir.
“Değişen sadece zaman mı?” sorusu da bunlardan biri.
Takvim yaprakları kopuyor, mevsimler değişiyor, şehirler büyüyor, teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Dün hayatımızın merkezinde olan pek çok şey bugün nostaljik bir hatıraya dönüşüyor. Telefonlar küçülürken dünyamız büyüyor; iletişim kolaylaşırken birbirimize ulaşmak zorlaşıyor. Bilgi çoğalıyor ama hakikati bulmak her geçen gün daha fazla çaba istiyor.
Peki gerçekten yalnızca zaman mı değişiyor?
Yoksa zaman değişirken biz de farkına varmadan başka insanlara mı dönüşüyoruz?
Bir zamanlar komşunun kapısını çalmak için zile basmak yeterliydi. Şimdi aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerinin adını bilmediği bir çağdayız. Eskiden bir sofranın etrafında uzun uzun konuşurduk; bugün aynı masada oturup farklı ekranlara bakabiliyoruz.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı.
Ama kolaylaşan hayat, mutlaka daha anlamlı bir hayat mı?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü değişim yalnızca kullandığımız araçlarda yaşanmıyor. Değerlerimizde, ilişkilerimizde, beklentilerimizde ve dünyaya bakışımızda da büyük bir dönüşüm yaşanıyor.
Daha hızlı yaşıyoruz.
Daha hızlı tüketiyoruz.
Daha hızlı karar veriyoruz.
Daha hızlı öfkeleniyor, daha hızlı unutuyoruz.
Belki de çağımızın en büyük çelişkisi bu: Her şeye yetişmeye çalışırken kendimize yetişemiyoruz.
Geçmişe baktığımızda “O zamanlar her şey daha güzeldi” demek kolay. Fakat geçmişi romantikleştirmek de gerçeğin tamamını anlatmaz. Dün de sorunlar vardı, adaletsizlikler vardı, imkânsızlıklar vardı. İnsanlar bugün sahip olduğumuz pek çok imkâna sahip değildi.
Demek ki mesele geçmişin kusursuz olması değil.
Mesele, değişirken neyi kaybettiğimiz.
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca yollarının genişliğiyle, binalarının yüksekliğiyle, teknolojisinin ileri düzeyiyle ölçülmez. Asıl gelişmişlik; insanın insana verdiği değerle, farklı düşünene gösterdiği tahammülle, güçsüzün yanında durabilmesiyle, hakikate duyduğu saygıyla ölçülür.
Çünkü medeniyet, sadece daha çok şeye sahip olmak değildir.
Medeniyet, sahip olduklarımız arttıkça insanlığımızı koruyabilmektir.
Bugün elimizde geçmişte hayal bile edilemeyecek kadar büyük bir iletişim gücü var. Birkaç saniyede dünyanın öbür ucundaki insana ulaşabiliyoruz. Ancak iletişim imkânlarının artması, anlaşılmanın arttığı anlamına gelmiyor.
Bazen yüzlerce kişiyle iletişim hâlindeyiz ama tek bir derdimizi anlatacak insan bulamıyoruz.
Kalabalıkların içinde yalnızlaşıyoruz.
Seslerin arasında sessizleşiyoruz.
Bilginin içinde hakikati arıyoruz.
Ve belki de en önemlisi, sürekli “daha fazlasını” isterken elimizde bulunanın değerini unutuyoruz.
Oysa insan hayatını değiştiren büyük şeyler çoğu zaman çok küçük ayrıntılarda saklıdır.
Bir çocuğun gözlerinin içine bakmakta…
Yaşlı bir insanın elini tutmakta…
Bir dostun derdini gerçekten dinlemekte…
Haksızlığa uğrayan birinin yanında durmakta…
Kimsenin görmediği bir yerde doğru olanı yapmakta…
Bunların hiçbiri teknolojiyle eskimeyen değerlerdir.
Zaman değişir.
İnsan değişir.
Şehirler değişir.
Siyaset değişir.
Ekonomi değişir.
Alışkanlıklar değişir.
Fakat insanın temel ihtiyacı değişmez: Değer görmek, anlaşılmak, güvenmek ve ait olmak.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru tam olarak budur:
Biz zamanı mı değiştiriyoruz, yoksa zaman bizi mi değiştiriyor?
Çünkü zaman tek başına hiçbir şeyi değiştirmez.
Değişimi anlamlandıran insandır.
Bir dönemi “iyi” veya “kötü” yapan yalnızca şartlar değildir; o şartlar karşısında verdiğimiz tepkilerdir.
Bu nedenle geçmişi suçlamak, bugünü övmek ya da geleceği korkuyla beklemek kolaydır.
Zor olan ise değişimin içinde kendimizi kaybetmemektir.
Her yeni çağ, beraberinde yeni imkânlar getirir. Fakat her imkânın yanında yeni bir sorumluluk da vardır.
Daha hızlı iletişim kurabiliyorsak daha dikkatli konuşmalıyız.
Daha çok bilgiye ulaşabiliyorsak daha fazla sorgulamalıyız.
Daha güçlü teknolojilere sahipsek insanı merkeze koymalıyız.
Daha görünür hâle geldiysek daha sorumlu davranmalıyız.
Çünkü gelecek, yalnızca çocuklarımıza bırakacağımız şehirlerden, yollardan ve teknolojilerden ibaret değildir.
Onlara nasıl bir insanlık bırakacağımız da bizim sorumluluğumuzdur.
Belki yıllar sonra bugünün insanına bakacaklar.
Binalarımızı, teknolojimizi, ekranlarımızı, alışkanlıklarımızı inceleyecekler.
Ve belki şu soruyu soracaklar:
“Bunca imkâna sahip oldukları hâlde birbirlerine ne kadar yakın olabildiler?”
İşte asıl sınavımız burada.
Çünkü değişen yalnızca zaman değil.
Biz değişiyoruz.
Fakat mesele değişmek de değil.
Mesele, değişirken neye dönüştüğümüz.
Takvimler ilerlemeye devam edecek.
Şehirler büyüyecek.
Teknoloji gelişecek.
Dünya yeniden değişecek.
Ama bütün bu değişimin ortasında elimizde tutmamız gereken bazı şeyler var:
Vicdan.
Adalet.
Merhamet.
Vefa.
Ve insan kalabilme iradesi.
Çünkü günün sonunda zamanı değil, bizi hatırlayacaklar.
Ve belki de geleceğin en önemli sorusu şu olacak:
“Değişen sadece zaman mıydı, yoksa insan da zamanla kendinden bir şeyler mi kaybetti?”
Bu sorunun cevabı, aslında bugün nasıl yaşadığımızın içinde saklı.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen














