Bir gün karşılaştın onunla.
Kalabalığın içindeydi belki. Herkes konuşuyordu ama nedense sesi diğerlerinden farklı geliyordu sana.
Söylediklerinden çok, düşünme biçimi dikkatini çekmişti.
Çünkü o, yaşadığı dünyaya razı olanlardan değildi.
Bir çocuğun merakıyla bakıyordu hayata. Her şeyi öğrenmek istiyor, her şeyi anlamaya çalışıyordu. İnsanları… Kendini… Hayatı…
Soruları çoktu.
Cevaplardan daha çok sorularla ilgileniyordu.
Onu tanıdıkça fark ettin; Dün anlattığı kadınla bugün gördüğün kadın aynı değildi.
Çünkü o değişmiyordu.
Büyüyordu.
Her gün biraz daha.
Her yaşadığı olay onu başka bir kıyıya taşıyor, başka bir insana dönüştürüyordu.
Bu yüzden onu tanımlamak zordu.
Tam çözdüğünü düşündüğün anda başka bir yönünü gösteriyordu.
Bir gün saatlerce konuşuyor, ertesi gün kendi sessizliğine çekiliyordu.
Bir gün kahkahalarıyla etrafını aydınlatıyor, başka bir gün kimsenin bilmediği savaşlarını içinde veriyordu.
Onun ruhunda tek bir kadın yaşamıyordu.
Hayalleri ayrı konuşuyor, mantığı ayrı düşünüyor, kalbi ayrı yönlere yürüyordu.
Belki de bu yüzden özgürlüğüne bu kadar düşkündü.
Çünkü içinde taşıdığı bütün kadınlara yer açmak zorundaydı.
Kısıtlandığında küçülüyor, anlaşıldığında çoğalıyordu.
Ve bir gün anladın ki…
Onun peşinden gitmek mümkün değildi.
Çünkü İkizler kadını bir yolcu değildi.
Yolun ta kendisiydi.
Sürekli akan, değişen, öğrenen, yeniden doğan…
Bir nehir gibi.
Aynı görünen ama hiçbir zaman aynı kalmayan…














