SESSİZLİĞİN MUAZZAM GÜRÜLTÜSÜ
Bir kaktüsün yıllar süren sessizliği, birkaç gün süren çiçek açışı ve geride bıraktığı o ince sızı… Doğanın sabırla kurduğu düzen, insana hem faniliği hem de hayranlığı yeniden hatırlatıyor.
Dünyayı sessiz sanırız. Oysa doğa, duymadığımız muazzam bir gürültüyle yaşar. Bizim o kaba kulaklarımızla duyamadığımız bitmek bilmeyen bir koşturmaca vardır doğanın kalbinde.
Evrende hiçbir şey durduğu yerde durmaz; her tohum, her yaprak, her kök büyük bir telaşla hayata yetişmeye didinir. İşte o mütevazı, sert ve iğneli gövdeleriyle köşelerinde sessizce beklediğini sandığımız kaktüsler de bu gizli koşturmacanın en büyük, en disiplinli aktörleridir.
Kaktüslerin dünyasında tohum bebeklikten başlayan, aylarca süren hummalı bir sahne hazırlığı kaynar. Onlar için açmak, sıradan bir doğa olayı değil; muhteşem bir prömiyer, bir sahneye çıkış hikayesidir. Kuliste tam bir terzi telaşı yaşanır. Tül gibi narin, büyüleyici pembe yapraklardan en asil kostümler dikilir, kat kat büyük bir özenle sıralanır.
Kolay değildir o sert, iğneli kabuğun içinden böylesine kırılgan bir zarafeti çıkarmak. Dikenle zırhlı bir gövdenin içinden tül çıkar. Doğa, zıtlıkla konuşur.
Kim bilir ne tatlı sancılar çekerler o gövdeye yerleşmek, o uzun borumsu sapı ışığa doğru uzatmak için.
Üstelik kulisleri hiç de sessiz değildir; kendi aralarında öyle tatlı bir gürültü, öyle bir şamata kopar ki:
“Bak, benim boyum kısa kaldı, seninki daha uzun, sen arkada dur!”
“Kostümün pileleri tam oturdu mu?”
“Işıkçı, pembe gelsin! Bu sahne solmasın!”
“Hadi hazır mıyız?
Bir, iki, üç… Sahne!”
Ama bazı geceler vardır…
Gece tam on ikide sahneye çıkarlar.
Perde açılır…
Ve hop!
Sahnedeler.
Allah’ım… bu ne güzel bir pembelik…
Sanki bütün dünya bir anlığına susar ve sadece onların açılışı konuşur.
Kaktüsler vefalıdır, dostum!
Biz onlar açsın diye yıllarca bekleriz. Bizim yıllarımız, onların birkaç perdesi. Onların zaman kavramını bilmiyoruz ki; belki de biz burada ömür tüketirken, onlar bambaşka bir ritmin içinde yaşıyorlar.
Doğa öyle muazzam bir düzen ki… Çocukluğumuzda kurduğumuz o kurmalı saatler gibi. Bir kez kurulur ve kendi ritmi içinde, hiç acele etmeden işlemeye devam eder.
Kaktüs de o düzenin içinde tam vaktinde çiçeğini açar.
İşte bu yüzden kaktüsler, tüm bu düzenin içinde, en beklenmedik anda bir zarafetle karşımıza çıkar.
Bu sabah benim kaktüsüm de öyle yaptı.
Ama bu kez sadece açmamıştı.
Sanki iki ayrı sessizlikle konuşuyordu.
Çiçeklerden biri yüzünü gökyüzüne çevirmişti. Sessizce yukarıyı seyrediyor, maviliğin sonsuzluğuna bakıyordu. Diğeri ise bana dönmüştü. Başını hafifçe eğmiş, sanki gözlerimin içine bakıyordu.
O an düşündüm…
Belki de doğanın dili tam olarak buydu.
Biri göğe bakıyordu.
Diğeri insana.
Biri yukarıyı hatırlatıyordu.
Diğeri yanı başını.
Sonra öğrendim ki bu muhteşem çiçeklerin ömrü çok kısa oluyormuş.
İnanamadım.
Aylarca, belki yıllarca hazırlanan bir sahnenin perdesi nasıl olur da birkaç gün içinde kapanır?
İnsan ister istemez hüzünleniyor.
O sabah onları seyrederken içimden şöyle geçti:
“Demek bu kadar bekledik… Demek bana bu güzel haberi vermek için geldiniz… Ve şimdi yine gideceksiniz.”
Ama sonra düşündüm.
Belki de onların görevi burada kalmak değildir.
Belki de onlar, uzun uzun yaşamak için değil; bir mesaj bırakmak için açıyorlar gözlerini dünyaya.
Tıpkı bir postacı gibi…
Kapıyı çalıyorlar.
Size müjdeli bir haber bırakıyorlar.
Zili çalmazlar, kokuyla haber verirler. Ve cevap beklemezler.
Çünkü doğa kalıcılığı değil, döngüyü sever.
Çiçek gider.
Ama çiçeğin anlattığı hikâye kalır.
Güzellik gider.
Ama bıraktığı hayranlık kalır.
O sabah kaktüsüm bana yalnızca iki çiçek vermedi.
Sabrın boşa gitmediğini gösterdi.
Sessizliğin de bir dili olduğunu hissettirdi.
Doğanın kendi içinde eksiksiz bir düzen taşıdığını hatırlattı.
Bir çiçek göğe baktı, biri bana. Ben ikisinin arasında faniliğimi öğrendim.















