Bir ruhun diğerine açılması, çıplak bir yaranın tuzlu bir rüzgâra feda edilmesidir güven. Başlangıçta şeffaf bir cam saray gibi kurulur zihinlerimizde. Kırılmayacak kadar saydam, sarsılmayacak kadar saf sanırız onu. Oysa ötekinin varlığı, doğası gereği fırtınalıdır.
Güven travması bazen büyük bir fırtına gibi gelmez. Daha çok, duvarın içine sızan ince bir nem gibidir, görünmez, fakat zamanla her şeyi değiştirir. İnsan sevdiği kişinin gözlerine bakarken artık yalnızca o gözleri görmez, geçmişin gölgelerini, yarım kalmış cümleleri ve bir zamanlar inanmış olduğu şeylerin enkazını da görür. Şimdiki zaman, geçmişin yankılarıyla konuşmaya başlar. Ve insan, karşısındaki kişiyi değil, onun içinde saklanabilecek ihtimalleri dinler.
İlk çatlak, henüz adı konmamış bir şüphe olarak düşer zihnin kuytusuna. Sessizce sızan bir sızıntı gibi, birlikteliğin o lekesiz zemininde kök salmaya başlar. Öteki, artık sadece sığınılacak bir liman değil, ne zaman patlayacağı bilinmeyen gizli bir fay hattıdır.
Derin bir güven travması, ruhun mimarisini baştan sona değiştirir. Pencereleri örter, kapılara kalın sürgüler çeker. Kalp, kendi içine çekilen yalnız bir şehir gibi kendi surlarını örmeye başlar. Her yakınlaşma çabası, geçmişin yıkıntıları arasından yükselen o uğursuz hayaletin gölgesiyle zehirlenir.
Sevmek, artık uçsuz bucaksız bir denize kendini bırakmak değil, her an dibe çekilme korkusuyla suyun yüzeyinde çırpınmaktır. Bir zamanlar şifa veren o dokunuş, artık potansiyel bir bıçağın kabzası gibi algılanır.
Zihnin koridorlarında yankılanan yankı hep aynıdır: “Yine aynısı olacak.” Travma, zamansız bir hapishanedir, geçmişi bugünün üzerine zifiri bir mürekkep gibi döker.
Yeni bir bakışta, masum bir gecikmede ya da sitemli bir cümlede hep o eski enkazın izleri aranır. İnsan, kendi kurguladığı bu karanlık tiyatroda hem kurban hem de gardiyan olur. Şüphe, gözleri kör eden bir sis gibi çöker ilişkinin üzerine. Gerçeklik ile kabus arasındaki çizgi silikleşir.
Ötekiyle kurulan bağ, travmanın ardından bir türlü dengeye kavuşamayan bir sarkaca dönüşür. Bir yanda tutkuyla sarılma, yok olma pahasına yakınlaşma arzusu; diğer yanda yok edilme korkusuyla aniden geri çekilme dürtüsü. Bu felç edici kararsızlık, ruhu içten içe kemirir.
Sevilen kişi, bir an cennetin kapılarını açan bir melek, bir an sonra ruhu ateşe atan bir cellat olarak görünür. İlişki, adımların sürekli mayın tarama hassasiyetiyle atıldığı gerilimli bir savaş alanına evrilir.
Güven kırıklığı, insanın kendi algısına ve sezgilerine olan inancını da yok eder. “Nasıl göremedim?” sorusu, zihinde bir giyotin gibi sürekli iner kalkar. İnsan artık sadece ötekine değil, kendine de yabancılaşır; kendi muhakeme yeteneğine duyduğu emniyet hissi kaybolur. Bu içsel sürgün, yalnızlığın en zifiri halidir. Dışarıdaki dünya ne kadar kalabalık olursa olsun, insan kendi zihninin yıkık dökük harabeleri arasında tek başına kalır.
Ötekinin gözlerinde aranılan o eski koşulsuz kabul, yerini sürekli bir teyit mekanizmasına bırakır. Her sevgi sözcüğü, bir sınamadan geçmek zorundadır, her jestin arkasında gizli bir niyet aranır. Ancak travmanın açtığı dipsiz kuyu, ne kadar sevgi dökülürse dökülsün dolmak bilmez. Çölün suyu emip yok etmesi gibi, sunulan her şefkat de travmanın o doymak bilmeyen kuşkuculuğunda buharlaşır gider. Bu durum, iyileştirmek isteyen öteki ruhu da yavaş yavaş tüketir.
Zaman, yarayı kabuklaştırmak yerine bazen onu zihnin derinliklerine gömer. Ancak gömülen her şey diri kalır; en ufak bir sarsıntıda, tanıdık bir koku ya da yarım kalmış bir cümleyle yeniden yüzeye fırlatılır. Trajik olan, insanın kendini korumak için ördüğü o devasa duvarların, zamanla kendi zindanı haline gelmesidir. Işık içeri girmediği gibi, içerideki çığlık da dışarıya ulaşamaz. Korunma arzusu, nihayetinde yaşamın ve ilişkinin canlılığını tamamen öldürür.
Bozulmuş bir güvenin ardından yeniden bağ kurabilmek, kırık bir kadehten su içmeye benzer; her yudumda kanama riski vardır. Yine de ruh, o ıssız kalesinde ebediyen kalamaz.
Yaralı insan, bir yandan derin bir kabullenişin sessizliğine ihtiyaç duyarken, diğer yandan incinme riskini yeniden göze alabileceği bir cesaret kırıntısı arar. Bu cesaret, ötekinin kusursuzluğuna inanmak değil; onun kusurları ve potansiyel tehlikeleriyle birlikte var olmasına izin verebilme olgunluğudur.
Güven travmasıyla yaşamak, karanlığın ortasında, elinde mumla fırtınanın dinmesini beklemektir. İyileşme, o fırtınanın hiç kopmayacağını ummak değil; rüzgâr mumu söndürse bile karanlıkta yolunu bulabilecek bir içsel pusula geliştirmektir.
Kendi harabeleri arasından filizlenen bir insan, ötekini artık bir sığınak olarak değil, kendi yalnızlığına eşlik eden bir başka yolcu olarak kabul ettiğinde, o ağır zincirler yavaşça çözülmeye başlar.















