Vuslat, yalnızca birine kavuşmak değildir.
Bir yere varmak, bir kapının açılması, uzun zamandır beklenen bir karşılaşmanın gerçekleşmesi hiç değildir.
Vuslat, insanın kendinden uzak düştüğü yerde, yeniden kendi özüne dönmesidir.
Çünkü insan bazen en çok kendisine yabancılaşır.
Kalabalıkların içinde kendi sesini kaybeder. Başkalarının beklentileriyle yaşarken kendi hakikatini susturur. Sevilmek uğruna susar, kabul görmek uğruna küçülür, kaybetmemek uğruna kendinden vazgeçer. Zaman geçer. Aynaya baktığında yüzünü tanır ama ruhundaki o eski sesi bulamaz.
İşte vuslat tam orada başlar.
Uzak düştüğün aslın seni bekliyordur.
Yıllarca peşinden koştuğun şeylerin aslında seni kendinden uzaklaştırdığını fark ettiğin anda başka bir yol açılır önünde. Artık kimsenin seni tamamlamasını beklemezsin. Bir başkasının gelişiyle eksikliğinin biteceğine inanmazsın. Çünkü anlarsın ki insanın en büyük ayrılığı, kendi özünden kopmasıdır.
Ve en büyük kavuşma da yine kendinedir.
Vuslat bazen bir insanın gelmesi değildir; gidenlerin ardından kendini yeniden bulmandır. Bazen beklediğin kapının açılması değil, artık o kapının önünde beklemekten vazgeçmendir. Bazen yıllarca ulaşmak istediğin yere varmak değil, vardığın yerde aslında ne aradığını anlamandır.
Çünkü hayat, insana her istediğini hemen vermez.
Bazen geciktirir.
Bazen uzaklaştırır.
Bazen elinden alır.
Bazen susturur.
Ama bütün bunların içinde başka bir şey öğretir:
Kendine dön.
Dışarıda aradığın huzuru içeride kur. Başkasının bakışında aradığın değeri kendi ruhunda bul. Birinin seni seçmesini beklemek yerine kendini seç. Birinin seni anlamasını beklemek yerine önce kendi içindeki sessizliği dinle.
Vuslat, belki de tam olarak budur.
Kendine yıllarca söyleyemediğin sözleri söyleyebilmek…
Kendinden sakladığın yaralara dokunabilmek…
Kırıldığın yerleri utanmadan kabul edebilmek…
Kaybettiklerinin ardından hâlâ yaşayabildiğini fark etmek…
Ve bir gün, hiçbir yere gitmeden aslında eve döndüğünü anlamak.
İnsan bazen dünyayı dolaşır da kendine varamaz.
Bazen bir ömrü bir başkasını bekleyerek geçirir.
Bazen kavuşmayı hep dışarıda arar.
Oysa hakiki vuslat, dışarıdaki mesafelerin bitmesi değil, içindeki ayrılığın sona ermesidir.
Belki de bu yüzden bazı kavuşmalar gecikir.
Çünkü önce hazır olman gerekir.
Ruhun büyümelidir.
Kalbin susmayı öğrenmelidir.
Gözlerin görünenin ardını seçebilmelidir.
Ve insan, kendinden kaçamayacağını anlamalıdır.
Bir gün gelir…
Peşinden koştuğun hiçbir şeyin peşinden koşmazsın artık.
Sana ait olmayanı bırakmanın kaybetmek olmadığını anlarsın.
Sessizliğin boşluk değil, cevap olduğunu fark edersin.
İşte o gün, uzak düştüğün aslınla arandaki mesafe kapanmaya başlar.
Ve belki o zaman anlarsın:
Vuslat, beklediğin yerde değildir.
Vuslat, dönmeye cesaret ettiğin yerdedir.
Kendine.
Özüne.
Susturduğun kalbine.
Unuttuğun hakikatine.
Çünkü insanın gerçek yolculuğu dünyaya doğru değil, kendine doğrudur.
Ve her yolun sonunda bir kapı vardır.
O kapının ardında ne büyük bir servet ne de sonsuz bir alkış bekler.
Sadece sen varsındır.
Yıllardır uzak kaldığın o gerçek sen…
İşte vuslat, ona kavuştuğun gündür.















