Bazı aşklar vardır…
İnsan onları yaşadığını sanır.
Oysa aşk, insanın hayatına giren bir misafir değil; bütün odaları dağıtıp çıkan bir hırsızdır.
Geldiğinde ayak sesini duymazsınız.
Kapıyı nasıl açtığını bilmezsiniz.
Sadece bir sabah uyandığınızda kalbinizin yerinde başka bir şey olduğunu fark edersiniz.
Biraz hasret…
Biraz korku…
Biraz çocukluk…
Biraz da adı konmamış bir yara.
Sonra kendinize sorarsınız:
“Ben ne zaman bu kadar değiştim?”
Cevabı yoktur.
Çünkü bazı değişimler insanın başına gelmez.
İnsanın içine yerleşir.
Aşk da böyledir.
İnsanı kendisinden şüphe ettiren tek suç ortağıdır.
Ben aşka hep geç kalmış insanların gözlerinden baktım.
Bir dondurma isteyen çocuk kadar saf,
bir cinayet mahallinde delil arayan polis kadar kuşkulu…
Sevdiğimiz insanın bize verdiği her sözü gerçek sanırız.
Çünkü insan sevdiği zaman gerçeği değil, inanmak istediğini görür.
Kalp bunun için tehlikelidir.
Akıldan önce karar verir.
Sonra akıl, verilen karara delil bulmakla uğraşır.
Belki de insanın en büyük yanılgısı budur.
Sevdiği kişiyi değil,
onun hakkında kurduğu hayali sever.
Bir süre sonra hayal ile gerçek birbirine karışır.
İşte asıl cinayet o zaman işlenir.
İnsan, kendisinin eski hâlini öldürür.
Çocukken gökyüzüne daha kolay inanırdık.
Bulutların üstünde yürüyebileceğimizi düşünürdük.
Bir salıncağın bizi yıldızlara kadar götüreceğine inanırdık.
Sonra büyüdük.
Ayaklarımız yere bastı.
Gökyüzü uzaklaştı.
Salıncaklar sustu.
İnsan, büyüdükçe bazı şeyleri kaybetmez aslında.
Onlara inanma yeteneğini kaybeder.
Aşk ise bize tam da bunu hatırlatır.
İçimizde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açar.
Çocukluğumuzu çıkarır oradan.
Unuttuğumuz heyecanları…
Söylenmemiş sözleri…
Yarım bırakılmış düşleri…
Sonra bir bakarız, yıllardır kendimize ait sandığımız hayatın içinde bir yabancı gibi dolaşıyoruz.
Aşk bizi çok sevdi.
Yaramızın kabuğunu öptü.
Ama yaranın kendisine dokunmadı.
Çünkü bazı yaralar dokunulunca iyileşmez.
Kanamaya başlar.
İnsanların çoğu dışarıdan sağlam görünür.
Oysa en ağır yaralar görünmeyenlerdir.
Bir annenin ölümü…
Bir babanın sessizliği…
Bir kardeşin yokluğu…
İlk aşkın kavuşamaması…
Bir dostun ihaneti…
Bir insanın giderken ardında bıraktığı boşluk…
Bunların hiçbirinin üzerine alçı sarılmaz.
Kimse gelip “Geçmiş olsun.” demez.
Çünkü insanın içinde kanayan yaraların röntgeni çekilmez.
Onları yalnızca geceleri anlarsınız.
Herkes sustuğunda…
Telefonlar çalmadığında…
Sokaklar boşaldığında…
Ve insan kendi kalbinin sesini duymaya başladığında…
Ölümün en acı tarafı, insanı götürmesi değildir.
Asıl acı olan, geride kalanların yaşamaya devam etmek zorunda olmasıdır.
Sevdiğiniz birinin ölümünden sonra güneş yine doğar.
Fırınlar ekmek çıkarır.
Otobüsler duraklara yanaşır.
Çocuklar okula gider.
Martılar yine bağırır.
İnsan buna kızar.
“Nasıl oluyor da dünya hiçbir şey olmamış gibi dönüyor?” diye düşünür.
Döner.
Çünkü hayatın merhameti yoktur.
Hayat, ölülerin ardından durmaz.
Bize kalan görev de budur zaten:
Ölülerimizi içimizde taşıyarak yaşamaya devam etmek.
Belki yas dediğimiz şey budur.
Birini unutmak değil…
Onun yokluğuyla yaşamayı öğrenmektir.
Sevdiğimiz şairler gider.
Oyuncular gider.
Dostlar gider.
Anne gider.
Baba gider.
Bir gün aynaya bakarsınız.
Yüzünüzde sizin olmayan birkaç çizgi görürsünüz.
İşte o zaman anlarsınız:
Zaman sadece takvim yapraklarını değil, insanın yüzünü de eksiltiyor.
Birer birer.
Sessizce.
Kimse fark etmeden.
Fakat aşk bütün bunlara rağmen insanın yakasını bırakmaz.
Çünkü aşkın garip bir inadı vardır.
Ölümün karşısına hayatı çıkarır.
Karanlığın karşısına bir mum koyar.
“Henüz bitmedi,” der.
“Daha söyleyecek sözün var.”
Belki de bu yüzden aşktan kaçamıyoruz.
Çünkü insan, yaşamak için küçük de olsa bir sebebe ihtiyaç duyuyor.
Bazen hayat bize “Biraz dur.” der.
Biz durmayız.
“Sonra yaparım.” deriz.
Sonra…
İnsan hayatındaki en tehlikeli kelimedir.
Sonra ararım.
Sonra söylerim.
Sonra giderim.
Sonra severim.
Sonra özür dilerim.
Sonra sarılırım.
Sonra…
Oysa hayatın en büyük hilesi şudur:
Sonranın geleceğine dair hiçbir garantisi yoktur.
İnsan ertelediği her şeyi kendisine ait sanır.
Değildir.
Ertelenen hayat, bir gün sahibinden hesap sorar.
Bir telefon çalmaz.
Bir kapı açılmaz.
Bir insan dönmez.
Bir mezarın başında bulursunuz kendinizi.
Ve söyleyemediğiniz bütün cümleler, boğazınızda düğümlenir.
İşte o zaman anlarsınız:
Bazı sözlerin zamanı vardır.
Geç kalınca anlamını değil, sahibini kaybeder.
Aşkın bir mekânı yoktur.
Bir ev değildir.
Bir şehir değildir.
Bir yatak odası hiç değildir.
Aşk, insanın içinde kurduğu görünmez bir ülkedir.
Bazen cennettir.
Bazen cehennem.
Bazen ikisi aynı anda.
İnsan sevdiği zaman kendi kalbinin içinde yaşamaya başlar.
Orada güneş başka doğar.
Gece başka çöker.
Bir bakış bütün günü değiştirir.
Bir suskunluk bütün dünyayı karartır.
Bir tebessüm, yıllardır kapalı duran bir pencereyi açar.
Belki de aşkın büyüsü burada saklıdır.
İnsan kendisini yeniden keşfeder.
Kendi içindeki yabancıyla tanışır.
Korkularını görür.
Zaaflarını görür.
Çocukluğunu görür.
Yalnızlığını görür.
Ve en sonunda şunu anlar:
İnsan başkasını severken aslında kendi ruhunun en gizli odasına giriyordur.
Sonra bir gün…
Aşk yine gelir.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Kapıyı çalar.
“Git başımdan,” dersiniz.
Gitmez.
“Bitti,” dersiniz.
Gülümser.
“Artık inanmıyorum,” dersiniz.
Elinizi tutar.
Çünkü aşkın en büyük marifeti budur.
İnsanın bütün itirazlarını dinler ama hiçbirini ciddiye almaz.
Aşk bizi çok sevdi.
Bizi yaralarımızdan tanıdı.
Eksiklerimizden sevdi.
Kaybettiklerimizin arasından buldu.
Ve bize şunu öğretti:
Hayat, insanın başına gelenlerden ibaret değildir.
Hayat, başına gelenlere rağmen hâlâ sevebilmektir.
Hâlâ gülümseyebilmektir.
Hâlâ bir serçenin uçuşunu izleyebilmektir.
Hâlâ yağmur yağdığında başını gökyüzüne kaldırabilmektir.
Hâlâ birinin gözlerine bakıp,
“Ben buradayım.”
diyebilmektir.
Çünkü insanın gerçek zaferi hiç yara almamak değildir.
Yaralarıyla birlikte yürümeyi öğrenmektir.
Aşk da tam orada bekler.
Yaramızın en derin yerinde…
Sessizce…
İnatla…
Bizi yeniden hayata çağırarak.
Ve belki bütün hikâyenin sonunda geriye yalnızca şu cümle kalır:
Aşk bizi çok sevdi.
Biz de bütün kayıplarımıza rağmen,
hayatı sevmekten vazgeçmedik.
Murat İLERİ















