Yaşam herkese aynı yerden dokunmaz.
Kimi büyütür.
Kimi eksiltir.
Kimi uyandırır.
Kimi de öyle bir yerden kırar ki, artık hiçbir şey eskisi gibi görünmez.
Sonra susulur.
Çünkü anlatmanın da bir sınırı vardır.
Her yara gösterilmez.
Her acı dile gelmez.
Her kayıp yas tutulacak kadar basit değildir.
İçeride yaşananın adı bazen yalnızca sessizliktir.
Günler geçer.
İnsanlar konuşur.
Hayat akar.
Gülüşler yerini bulur.
Masalar kurulur.
Telefonlar çalar.
Kalabalıklar çoğalır.
Ama içeride başka bir dünya sessizce devam eder.
Orada hesaplar vardır.
Sorular vardır.
Cevapsız bırakılmış cümleler vardır.
Bir de kimseye gösterilmeyen yorgunluk.
Sonra bir sabah…
Bir şey değişir.
Kimse fark etmez.
Çünkü değişim gürültüyle gelmez.
İçeride olur.
Beklemek bırakılır.
Kendini anlatmak bırakılır.
Herkesi memnun etmeye çalışmak bırakılır.
Haklı çıkmak bile önemini kaybeder.
Çünkü insan bir noktadan sonra şunu anlar:
Kendisini sürekli açıklamak zorunda kaldığı yerde, anlaşılmıyordur.
Ve anlaşılmayan yerde fazla kalmak, insanı kendinden uzaklaştırır.
Sonra mesafe gelir.
Sessiz.
Keskin.
Geri dönüşü olmayan bir mesafe.
Kapılar kapanır.
Ama öfkeyle değil.
Yorgunlukla.
Çünkü bazı şeyler nefret edildiği için değil, artık taşınamadığı için bırakılır.
İşte asıl kopuş budur.
Bağırmadan.
Kırıp dökmeden.
Son bir cümle bile kurmadan.
İçeride bir yer,
“Yeter.”
der.
Ve biter.
O andan sonra hiçbir özür eski anlamını taşımaz.
Hiçbir açıklama kaybedilen zamanı geri getirmez.
Hiçbir söz, yaşanmış olanı yaşanmamış yapamaz.
Çünkü güven bir kez çatladığında,
en güzel sözler bile sesini kaybeder.
Sonra insan kendisine döner.
Kendi sessizliğine.
Kendi yaralarına.
Kendi gücüne.
Ve orada başka bir şey keşfeder:
Sandığı kadar kırılgan değildir.
Sadece uzun süre yanlış yerlere dayanmıştır.
Şimdi dayanacağı yer bellidir.
Kendi içi.
Artık her kapı açılmayacaktır.
Her el tutulmayacaktır.
Her söz ciddiye alınmayacaktır.
Her yakınlık sevgi sanılmayacaktır.
Çünkü gözler artık bakmayı değil,
görmeyi öğrenmiştir.
Ve görülmeyen hiçbir şey,
eski kadar kolay inandırıcı değildir.
İçeride hâlâ deniz vardır.
Fırtınalı.
Derin.
Karanlık yerleri de olan.
Ama deniz kıyıya hesap vermez.
Derinliğini kanıtlamaz.
Kendisini küçültüp sığlaşmaz.
Kimse yüzebilsin diye dalgalarını susturmaz.
Çünkü artık bilinir:
Her gelen kalıcı değildir.
Her giden kayıp değildir.
Her suskunluk yenilgi değildir.
Her yalnızlık eksiklik değildir.
Ve her kırılma son değildir.
Kimi kırılmalar,
insanı kendisine götüren ilk çatlak olur.
Işık da zaten
oradan sızar.
Sessizce.
Kimseye haber vermeden.
Ve bir gün,
geçmişe bakıldığında,
en ağır günlerin bile bir şey öğrettiği görülür:
İnsanın kendisini kaybettiği yerde hiçbir şey kazanılamaz.
Kendisini bulduğu yerde ise
kimseye yetişmek gerekmez.
Kimseyi ikna etmek gerekmez.
Kimseye kendini kanıtlamak gerekmez.
Çünkü gerçek güç,
yüksek sesle konuşmak değildir.
Gerektiğinde sessizce çekilebilmektir.
Ve en büyük cevap,
artık cevap vermemektir.
Bazen bir insanın söyleyebileceği en güçlü cümle şudur:
“Buraya kadar.”
Sonrası sessizlik.
Ama o sessizlik,
yenilginin değil,
kendine dönüşün sesidir.















