Artık susma vakti geldi.
Ama bu susacak olan ben değilim.
Sen.
Yıllarca sustum. Kırıldım. Bekledim. Sabrettim. Anlatmaya çalıştım. Her defasında biraz daha eksildim. Her defasında içimde bir şey daha sessizce öldü.
Sen ise benim susuşumu kabulleniş sandın. Boyun eğiş sandın. Vazgeçiş sandın.
Oysa en büyük yanılgın buydu.
Çünkü insan bazen konuşacak tek bir kelime bulamadığı için susmaz. İçindeki fırtınayı kimse anlayamayacağı için susar. Çünkü bazı acılar anlatılmaz. Yaşanır. Bazı yaralar görülmez. Ama her nefeste yeniden kanar.
Sessizlik hiçbir zaman zayıflık değildir. Sessizlik bazen son uyarıdır. Bazen bir vedadır. Bazen de yaklaşan fırtınanın habercisidir.
Ben sustum. Çünkü kalbim yorulmuştu. Çünkü umutlarımın üzerine her gün biraz daha basıldı. Çünkü verdiğim değerin karşılığı hep değersizlik oldu.
Şimdi ise sıra sende.
Sen susacaksın.
Benim yüreğim konuşacak.
Öyle bir konuşacak ki, yıllarca susturduğun bütün gerçekler tek tek ayağa kalkacak.
Yok saydığın emekler… Küçümsediğin fedakârlıklar… Hiçe saydığın sevgiler… Görmezden geldiğin gözyaşları…
Hepsi bir gün karşına çıkacak.
Çünkü hayatın şaşmayan bir adaleti vardır.
Kimse yaptığı hiçbir şeyi sonsuza kadar saklayamaz.
İnsan herkesi kandırabilir.
Bir dostunu… Bir ailesini… Bir mahkemeyi… Bir kalabalığı…
Ama vicdanını asla.
Gece olduğunda bütün alkışlar susar. Bütün kalabalıklar dağılır. Maskeler çıkar. İnsan aynaya değil, kendine bakar.
İşte en ağır hesap o zaman başlar.
Çünkü geceler gerçeği saklamaz.
Yastık gözyaşını bilir. Sessizlik yalanı tanır. Karanlık insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakır.
Ve insan, kaçmaya çalıştığı bütün gerçeklerin aslında kendi içinde yaşadığını o an anlar.
Ben artık eski ben değilim.
Canım yandı.
Ama kırılmadım.
Düştüm.
Ama yerde kalmadım.
Kaybettim.
Ama kaybettiklerimin yerine kendimi buldum.
Acı büyüttü beni.
İhanet öğretti.
Yokluk olgunlaştırdı.
Yalnızlık ise bana en büyük gerçeği gösterdi:
İnsan en güçlü hâline, herkesi kaybettiğini sandığı gün ulaşır.
Çünkü o gün başkalarına tutunmayı bırakır.
Kendi köklerine döner.
Artık kimseye kendimi anlatmayacağım.
Beni anlamak isteyen zaten anlardı.
Anlamayan için bin cümle de eksik kalır.
Çünkü sorun benim anlattıklarım değildi.
Sorun, senin duymak istemeyişindi.
Ben artık kimsenin onayına ihtiyaç duymuyorum.
Kimsenin sevgisiyle var olmadığım gibi, sevgisizliğiyle de yok olmuyorum.
Ben yürümeye devam edeceğim.
Ardıma bakmadan.
Kin taşımadan.
Ama hiçbir şeyi de unutmadan.
Çünkü affetmek başka şeydir.
Unutmak başka.
Affetmek yükü omzundan bırakmaktır.
Unutmak ise yaşanmışlığı inkâr etmektir.
Ben ne yük taşıyacağım…
Ne de gerçeği inkâr edeceğim.
Ve bir gün gelecek…
Kaybettiğinin değerini anlayacaksın.
Ama bazı trenler yalnızca bir kez geçer.
Bazı insanlar yalnızca bir kez bekler.
Bazı kapılar yalnızca bir kez açılır.
O gün geldiğinde ne özrün zamanı geri getirecek…
Ne pişmanlığın kırılanları onaracak.
Çünkü bazı kayıpların telafisi yoktur.
İşte gerçek ceza budur.
Bir insanın en büyük mahkemesi, kendi vicdanıdır.
En ağır hâkim gecedir.
En sert karar pişmanlıktır.
En uzun ceza ise her sabah aynı gerçekle uyanmaktır.
Ve en derin sessizlik…
İçinde durmadan yankılanan tek bir kelimedir:
“Keşke…”
O “keşke”, ne zaman geri dönmek istesen önüne çıkacak.
Ne zaman mutlu olmaya çalışsan gölgende yürüyecek.
Ne zaman kendinden kaçsan, seni yine kendine götürecek.
Çünkü insan bazen başkasını değil, en çok kendi vicdanını kaybeder.
İşte o gün geldiğinde…
Ben çoktan başka bir hikâyenin kahramanı olacağım.
Yoluma devam etmiş olacağım.
Gözyaşlarımı geride bırakmış, küllerimden yeniden doğmuş olacağım.
Sen ise söyleyemediğin cümlelerin, yaşayamadığın doğruların ve susturamadığın vicdanının içinde yapayalnız kalacaksın.
İşte gerçek sessizlik budur.
Ve artık susma vakti geldi.
Ama benim değil.
Senin…















