İnsan bazen kendinden kaçmak için en güvenli yeri seçer:
başkalarının hayatları.Birinin beklentisine sığınır,
bir başkasının doğrularını ezberler,
alkışın olduğu yere yürür…
ve fark etmeden kendi sesini kısar.
Çünkü kendi hikâyeni yaşamak cesaret ister.
Ama başkasının hikâyesine saklanmak…
sadece alışkanlıktır.
Ve ne kadar iyi saklanırsan saklan,
içinde bir yer hep bilir:
Bu hayat sana ait değil.
İşte o ses…
geceleri susmayan,
kalabalıkların ortasında bile seni yalnız bırakan o his…
senin gerçeğindir.
Çünkü insan en çok,
kendine dürüst olmadığında yorulur.
Kendine duru bakmak…
öyle herkesin harcı değildir.
Çünkü o bakışta bahane yoktur.
Süs yoktur.
Kandıracak kimse yoktur.
Orada sadece sen varsındır.
Olduğun gibi.
Kırılmış yanların,
yarım kalmış cümlelerin,
“ben aslında…” diye başlayıp susturduğun her şeyle birlikte.
Ve işte tam orada başlar cesaret.
Yüksek sesle konuşmak değildir cesaret.
Herkese meydan okumak hiç değildir.
Cesaret;
aynaya baktığında gözünü kaçırmamaktır.
Kendi eksikliğini inkâr etmeden sevebilmektir.
Yanlışını örtmeden kabullenebilmektir.
Ve en önemlisi…
“Ben bu değilim” diyebildiğin yerden
“Ben buyum” diyerek yeniden doğabilmektir.
Çünkü başkasının hikâyesine saklanarak yaşanan her gün,
kendinden eksilttiğin bir gündür.
Ve insan bir noktadan sonra anlar:
Hiçbir alkış,
kendi içindeki sessizliği susturamaz.
Hiçbir kalabalık,
kendinle olan mesafeni kapatamaz.
Bu yüzden…
ya saklanmaya devam edersin
ya da kendine doğru yürürsün.
Ama bil şunu—
kendine doğru atılan her adım biraz yalnız,
biraz zor
ama fazlasıyla gerçektir.
Ve gerçek olan…
her zaman iyileştirir.
Çünkü huzur,
başkası gibi olmayı başardığında değil,
kendin olmaktan vazgeçmediğinde gelir.
Ve belki de hayatın sana sorduğu en net soru şudur:
Saklanacak mısın… yoksa kendine bakacak kadar cesur musun?














