Yumurtanın Son Oyunu
Sabah mutfakta hayat her zamanki gibi akıyordu. Pencereden süzülen güneş ışığı taş zemine vuruyor, ev yavaş yavaş uyanıyordu. Kahvaltıyı hazırlamak için buzdolabını açtım. İki yumurtayı elime aldım. Tam o sırada hiç beklemediğim bir şey oldu. Yumurtalardan biri elimden kayıp taş zemine düştü.
İçimden ilk geçen düşünce şuydu:
“Eyvah! Şimdi kırılacak. Akı her yere yayılacak. Sonra da sil dur…”
İnsan, yumurta yere düşerken başka bir ihtimal düşünmüyor. Gözleri, parçalanacağı yere kilitleniyor. Ben de öyle yaptım. Ama elimde hâlâ diğer yumurta vardı. Eğilip düşeni almaya çalışmadım. Belki de şaşkınlıktan… Sadece elimdeki diğer yumurtayla birlikte yere düşen arkadaşını izlemeye başladık.
Ve beklediğim olmadı.
Yumurta taş zemine çarptı.
Ama kırılmadı.
Bir anda topaç gibi dönmeye başladı.
Öylece kalakaldım.
İçimden, “Dur bakalım, nereye kadar gideceksin?” dedim.
Sanki beni duymuş gibi dönmeye, yuvarlanmaya devam etti. Mutfağın taş zemininde kendi yolunu çiziyordu. Ne telaşı vardı ne de korkusu… Sanki düşmek onun için bir son değil, küçük bir maceranın başlangıcıydı.
Aslında önünde gidebileceği onlarca yön vardı. Masanın altına kaçabilir, dolabın dibine sıkışabilir, bambaşka bir köşeye gidebilirdi. Ama öyle olmadı. Hiç beklemediğim bir şekilde doğruca ocağa doğru yöneldi. Sanki biraz sonra tavaya kırılacağını biliyor da son yürüyüşünü kendi seçiyormuş gibiydi. Yaklaşık üç metre yuvarlandı. Ocağın önüne kadar geldi ve orada durdu.
İşin en ilginç yanı ise elimdeki diğer yumurtayla birlikte onu seyrediyor olmamdı.
Belki bana inanmayacaksınız ama gerçekten öyle hissettim.
Sanki avucumdaki yumurta da arkadaşının nereye kadar gideceğini merak ediyordu.
O gidiyordu…
Biz bakıyorduk.
Bir ara kendi kendime gülümsedim.
“İyi ki mutfağın kapısından çıkıp bahçeye doğru gitmedin,” dedim içimden. “Yoksa elimdeki diğer yumurtayla birlikte peşinden koşacaktım.”
Hayatım boyunca ilk kez böyle bir şey gördüm.
Bir yumurtanın yere düşüp hemen kırılmak yerine, inatla yoluna devam ettiğini…
İnanın, hâlâ şaşkınım.
Bu yazıyı yazarken bile o an gözümün önüne geliyor.
Bir yumurta neden hemen kırılmaz?
Ya da neden düştükten sonra bile yoluna devam eder?
Bunun fiziksel bir açıklaması elbette vardır. Belki yumurtanın düştüğü açı, zeminin yapısı, dönüş hızı… Bunların hepsi açıklanabilir.
Ama beni etkileyen fizik değildi.
Beni etkileyen şey meraktı.
Yıllardır mutfağa girerim, yumurta kırarım. Ama ilk kez bir yumurta bana kendini bu kadar uzun süre seyrettirdi.
Yuvarlanırken taş zeminde çıkardığı o ince sesi bile dinledim. Gözümü ondan ayıramadım. O an mutfakta zaman sanki yavaşlamıştı. Küçücük bir yumurta, bana birkaç dakika boyunca hiçbir yere yetişmemeyi, sadece olup biteni izlemeyi öğretiyordu.
Sonunda durdu.
Yanına gittim.
Elime aldım.
Sadece çatlamıştı.
Akı dışarı akmamıştı.
Kabuğu, son ana kadar görevini yapmıştı.
Bir süre elimde tuttum.
“Bu kadar direndin,” diye düşündüm.
“Düştün… Yuvarlandın… Elinden geleni yaptın.”
Sonra onu tavaya kırdım.
Kaderi değişmedi.
Kahvaltımı yaptım.
Ama itiraf edeyim…
Aradan saatler geçti.
Benim şaşkınlığım geçmedi.
Aklım hâlâ mutfağın taş zemininde, kendi yolunu çizen o küçük yumurtada kaldı.
Belki de hayat bize en büyük dersleri büyük olaylarla vermiyor.
Bazen yere düşen bir yumurta, yıllardır fark etmeden yaşadığımız bir duyguyu yeniden uyandırıyor: Hayret etmeyi.
O sabah mutfağımda yere düşen yalnızca bir yumurta değildi.
Hayat, sıradan bir kahvaltının tam ortasına küçücük bir hayret bırakıvermişti.
Ben de o hayreti, kahvaltımdan çok daha uzun süre içimde taşıdım.
Nezahat Göçmen















