Evrenin Hiç Dolmayan Posta Kutusu
Çevrem hep insan doludur. Sokakta, çarşıda, hastane koridorunda, otobüs durağında, nereye baksam bir el semaya açılır. Bazen fark edilir, bazen fark edilmez. Ama hep oradadır.
Hastane bahçesinde bir kadın gördüm bir gün. Bebeğinin ameliyat olduğu saatte elleri havada, dudakları kıpır kıpırdı. Kimseye seslenmiyordu, kimseden bir şey istemiyordu görünürde. Ama aslında en büyük isteğini gönderiyordu, en sessiz sesiyle.
Otobüs durağında yaşlı bir adam gördüm. Gözleri kapalı, dudaklarından bir şeyler dökülüyordu. Belki bir vefat için, belki bir hastalık için, belki geçmişte kalmış bir haksızlık için… Kim bilir kime, ne için yalvarıyordu?
Kimi dua okur, kimi ah çeker. Ah çekmek de bir duadır aslında; sadece tersinden yazılmış bir mektup gibidir. Kendine haksızlık edene “Allah’tan bulsun.” diyen de, hasta yatağındaki evladına şifa isteyen de aslında aynı adrese yazıyordur.
Beddua da dua da aynı yöne gider. İkisi de bir çaresizliğin, bir umudun, bir isteğin dışa vurumudur.
Düşünsenize… Bu dünyanın her köşesinde aynı anda milyonlarca el birden semaya açılıyor. Biri sağlık istiyor, biri af, biri bir yüzü bir kez daha görebilmeyi, biri sadece bir gece rahat uyuyabilmeyi. Biri kaybettiği parayı, biri kaybettiği evladını geri istiyor.
Hepsi farklı dilde, farklı inançta, farklı şekilde… Ama hepsi aynı görünmez adrese gönderiliyor.
Oysa o adreste ne bir posta kutusu var, ne bir e-posta hesabı, ne de “Mesajınız iletildi.” diyen bir onay.
Gönderiyoruz ama gönderdiğimizin ulaştığına dair elimizde hiçbir kanıt yok. Ne bir dönüş mesajı geliyor, ne “okundu” ibaresi düşüyor.
Yine de göndermeye devam ediyoruz.
Çünkü inanıyoruz ki bir yerde, dolmayan bir kutu var.
Ne kadar yazarsak yazalım taşmıyor. Ne kadar göndersek gönderelim “Kutunuz dolu.” demiyor.
Dünyanın bir ucunda bir çocuk annesi için dua ederken, öbür ucunda bir anne çocuğu için ağlıyor olabilir. İkisi de aynı kutuya düşer; birbirine karışmadan, birbirini bastırmadan.
Biz insanlar mektup yazarken bile adres şaşırırız. Zarfı yanlış kapıya bırakırız, kelimeleri yanlış seçeriz, bazen ne söyleyeceğimizi bilemeyiz.
Ama bu posta kutusu hiç şaşmaz.
Nereden gönderilirse gönderilsin, hangi dilde yazılırsa yazılsın, hangi niyetle çıkılırsa çıkılsın, kutunun kapasitesi hiç dolmaz.
Ne kırk yıl önce ölmüş birinin arkasından okunan dua eksik kalır, ne bu sabah bir bebeğin beşiği başında fısıldanan dilek.
Belki de inancın en güzel yanı budur: Cevap gelmese bile göndermeye devam etmek.
“Okundu” ibaresi olmasa bile yazmaya devam etmek.
Sonucunu göremeden, karşılığını bilmeden, yine de elini açmak.
Çünkü insanın hayatta her zaman tutunacak bir dalı olmayabilir. Her kapı açılmayabilir. Her insan yanında kalmayabilir.
Ama insanın içinden yükselen o sesin gideceği bir yer olduğuna inanması bile bazen yeter.
Bazen dua, istediğimiz şeyin gerçekleşeceğine dair bir garanti değil; yalnız olmadığımızı hissettiğimiz güvenli bir limandır.
Ellerimizi semaya açtığımızda, içimizde biriken korkuyu, özlemi, öfkeyi ve umudu bırakabileceğimiz bir yer buluruz.
Kimseye anlatamadığımızı anlatırız.
Kimsenin taşıyamayacağını düşündüğümüz yükü oraya bırakırız.
Ve belki de en çok o anda anlarız:
Bazı mesajların cevabı hemen gelmez. Ama insan, gönderdiği adresin güvenli olduğuna inanıyorsa beklemeyi öğrenir.
Ellerimiz semaya açıldığında aslında yalnızca bir mektup göndermiyoruz.
Biz, evrenin hiç dolmayan posta kutusuna bir kez daha inandığımızı söylüyoruz.
Ve belki de o yüzden, ne kadar yorulursak yorulalım, bazı geceler başımızı gökyüzüne kaldırıp içimizden yalnızca şunu geçiriyoruz:
“Ben buradayım. Sen biliyorsun.”















