Bu yaz yolum yeniden Kırgızistan’a çıktı…Yirmi beş yıl önce, gözümü karartarak yanımda dört yaşındaki çocuğumla bilinmezlere gebe bir yolculuktu o zaman ki…
Orada MEB’e bağlı bir okulda iki sene çalışmıştım. O iki yıl içinde, yaşanan her güzellik veya zorluk bizleri birbirimize daha çok bağlamıştı. Büyük bir aile olmuştuk… Aradan geçen zaman o aileden çok şeyler kopardı. İçimizden bazıları amansız hastalıklara yakalandı ve aramızdan ayrıldı. Bazı dostluklar ise zamanın acımasız çarkları içinde eridi… Her şeye rağmen biz bir avuç öğretmen yeni kurulan derneğin ve Kırgız öğretmen arkadaşlarımızın daveti üzerine gitmeye karar verdik…
Çeyrek asır önce Manas havalimanına sabaha karşı indiğimizde bizi okulumuzun emektar arabası karşılamıştı. Koyu yeşil renkli küçük minibüs bizi şehre taşırken tozlu topraklı, ışıksız yollardan geçmişti.
Yine sabaha karşı indiğimiz havaalanında bizi bu kez lüks bir binek araç karşıladı. (Birlikte yolculuğa çıktığım öğretmen arkadaşın iyi bir mevkiye gelmiş öğrencisi.) Bu kez iyi döşenmiş ışıklı yollardan geçerek geldik kente…
Orada Haluk Hocam (okul eski müdürümüz), Emine Hanım (Erkek Lisesi Matematik Öğretmeni) ile birlikte zaman geçirdik. Önce şunu yazmak isterim; herkesin yazıya dökmediği aklında olan bir kontrol listesi varmış… “Karakurum” marka dondurma yenecek, “Şoro” içilecek, uzak doğuluların işletmesindeki lezzetli hamburgerciye uğranacak, oturulan eski evler ziyaret edilecek, alışveriş yaptığımız yerler bulunacak, eski dostlara ulaşılacak…
Bizim listemiz dışında elbette ortak bir program da oluşturulmuştu. Ah, o program! Her gün gidilen uzun soluklu kutlama yemekleri. Tabi bizim kültür öyle uzun uzadıya yemelere alışkın değil. En fazla Pazar kahvaltılarına alışkınız belki…Yemeklerle ilgili çok detay var ama bunu herhangi bir yerden de okuyabileceğinizi düşünerek asıl konuya gelmek istiyorum. (Yine de kilo alarak geldiğimi belirtmek isterim.)
Yediğin içtiğin senin olsun bize gördüklerini anlat, diyenleri duyar gibiyim…Neler değişmiş?
Yıllar önce biz çok yoksul bir kentte yaşamıştık. Evsiz sayısı fazla, sarhoşu boldu kentin. Muhteşem bir alt yapısı vardı yine de bizim o zamanlarımıza bakarak. Bişkek bana göre zıtlıklar şehri idi. Sessiz, yoksul ama ihtişamlı devlet binaları ile mağrur… O şehir o zaman bile içinde sakladığı güzelliklerle bizi cezbetmişti. En güzel yaş pastaları orada tatmıştım, en güzel kutlamaları orada yaşamıştım. Gördüğüm en dingin şehirdi…Ama alt geçitler belli bir saatten sonra tekin gelmezdi. Alkol ve tuvalet kokusu olurdu. Nüfus yaşlı idi. Her sokakta ikinci el eşya satan Babuşkalar (yaşlı teyze) olurdu. Sovyet Rusya’dan kalma madalyalar, nişanlar, tablolar, giysiler, ev eşyaları uzun sergiler boyu uzanırdı…
Aradaki zamanı kes yapıştır yaptım. Zaman yolunda adımlarım bir anda geçmişten geleceğe uzandı…
Öyle büyük bir karmaşa hissettim ki içimde…Hani dünyada her şey kötüye gidiyordu. Bilinçsiz yapılaşma, yozlaşma, çürüme kol geziyordu…
O eski hüzünlü yüzler gitmiş, yerine umut ışığı ile parlamış gençler gelmiş. Gerçekten eski olan binalar yerine estetik ve 8 şiddetine dayanıklı binalar yapılmış. İçki içme oranı hızla azalmış. Artık kendinden emin adımlarla yürüyor insanlar. Doğal çevrenin nasıl korunması gerektiğinin de farkındalar. Kilometrelerce uzanan parklar hala şehri boydan boya süslüyor. Daha da heybetli olmuş ağaçlar.
Ne etnik krizler ne savaş tehdidi… Duydum ki ülke Birleşmiş Milletlerde örnek gösterilen bir sınır barışı sağlamış. Tacikistan ve Özbekistan ile bir kurşun sıkılmadan ihtilaf çözülmüş…
Sadece bir sorun bizimki ile aynı. Trafik sorunu. Konuştuğumuz arkadaşlar diyor ki, zenginlik her eve iki, üç araba birden verdi. Olsun; ülkede böyle bir koordinasyon varken o da çözülür…
On günlük ziyaretin ardından elbette her öğretmen heybesine başka sevgiler, başka minnetler, başka hayranlıklar koydu. Benim dar penceremden anlatacaklarım bunlar. Yine de şunu bilmenizi isterim; bizimle ilgilenen, gönlünü açan, zamanını veren herkese sonsuz bir minnet ve sevgi duydum. Yıllar öncesinde ekilen sevgi tohumları kocaman bir köprü oluşturmuş iki ülke arasında. Aramızdaki kilometreler çok derinlerde birbirine bağlanan kökler gibi kurulan bağları engelleyememiş. Yüzyıllık ayrılıklara rağmen aynı misafirperverlik taşınmış çağımıza…
Belki bir gün yine…














