Deniz, sabahın ilk ışığında kıyıya vururken aslında dalga değil, bir özlem gönderir. Her dalga biraz daha yaklaşmak ister göğe.
Ama gökyüzü hep biraz uzakta, biraz dokunulmazdır.
Yine de aralarındaki bağ, hiçbir mesafenin koparamayacağı kadar eski ve derindir.
Gökyüzü sabahları mavi bir sabırla denize bakar.
Deniz ise o maviliği içine çekmeye çalışan bir kalp gibi kıpırdanır.
Rüzgâr aralarından geçerken ikisinin de sırlarını taşır; biri derinliğini saklar, diğeri sonsuzluğunu.
Ama ikisi de bilir ki ufukta buluşuyormuş gibi görünen o ince çizgi, aslında bitmeyen bir özlemin adıdır.
Gün doğarken gökyüzü ışığını usulca denize bırakır.
Deniz de o ışığı dalgalarında çoğaltarak geri verir.
Sanki birbirlerine hediyeler sunan iki eski sevgili gibi…
Biri ışık gönderir, diğeri parıltıya dönüştürür.
Bu yüzden sabahın denizi her zaman biraz gökyüzüdür, akşamın gökyüzü ise biraz deniz.
Akşam olduğunda gökyüzü kızıllığa bürünür.
Belki de gün boyunca sakladığı duyguların utangaç itirafıdır bu.
Deniz o kızıllığı sessizce kabul eder, dalgalarında taşır, kıyıya kadar götürür. Çünkü bazı aşklar konuşulmaz; yalnızca renk değiştirir, yalnızca dalga olur.
Gece geldiğinde gökyüzü yıldızlarını döker denizin üzerine.
Deniz onları tek tek saklar gibi parıldar. Ay, ikisinin arasında asılı duran bir sır gibi durur.
O an deniz de gökyüzü de susar; çünkü bazı duyguların en doğru dili sessizliktir.
Ve belki de en büyük aşk budur:
Hiç kavuşamadan birbirini sonsuza kadar tamamlamak.
Deniz derinliğiyle bekler, gökyüzü sonsuzluğuyla sarar.
Ufukta birleşiyormuş gibi görünürler ama aslında her gün yeniden başlayan bir sevdanın iki ucudurlar.
Birinin adı derinliktir, diğerinin adı sonsuzluk.
Ama ikisini bir arada anlatan tek bir kelime vardır:
Sema.






















