Savaş… Kısa bir kelime, ama ardında bir ömür boyu sürecek acılar taşır. Gürültülü, yok edici özelliği vardır. Savaşlar tarih boyunca, zafer nutuklarıyla ve kahramanlık hikâyeleriyle süslenerek anlatılır. Bayraklar dalgalanır, marşlar söylenir, liderler kürsülerden “kazandık” der. Coşkuyla alkışlanır. Ama yakından bakarsanız geriye sadece büyük acılar, sessizlik, eksilmiş yok edilmiş hayatlar ve geri gelmeyecek, yeri dolmayacak kayıplar kalır.
Savaşın en ağır bedelini her zaman siviller öder. Bedeli çok ağırdır ve bu bedeli en çok kadınlar, çocuklar öder. Evlerini, sevdiklerini ve yaşamlarını kaybeden insanlar için savaş sadece bir çatışma değil; hayatta kalma mücadelesidir. Çocuklar yetim kalır, şehirler harabeye döner, kültürel miras yok olur. Bir ülke zafer ilan etse bile, kaybedilen canlar ve yıkılan, yok olan hayatlar geri gelmez. İşte bu yüzden savaşta kazanan yoktur; sadece daha az ya da daha çok kaybeden vardır.
Ekonomik kayıplar da büyük ve derindir. Ülkenin sahip olduğu kaynaklar gelişim, eğitim ve sağlık yerine silahlanmaya harcanır. Savaşın ardından gelen yıllar, borçlar, işsizlik ve yoksulluk, toprak kazanmanın ya da siyasi üstünlük elde etmenin hiçbir anlam taşımadığını gösterir. İnsan, telafisi olmayan tek değerdir.
Fiziksel yıkım bir şekilde onarılabilir; binalar yeniden inşa edilir, yollar tekrar yapılır. Ama insanın içindeki yaralar ve boşluk, kayıpların izleri öyle kolay kapanmaz. Savaşın görünmeyen yaraları yıllarca, hatta nesiller boyu sürebilir. Askerlerin travmaları, bombardıman, silah ve füze sesleriyle büyüyen çocukların korkuları… Bu yaralar görünmezdir, ama en derin acılardır.
Savaşın kazananı olmadığını anlamak için cepheye gitmeye gerek yok. Sadece bir annenin gözyaşına, korkmuş kimsesiz kalmış çocukların gözlerine bakmak yeterlidir. Evladını kaybeden bir annenin acısı, hangi tarafta olursa olsun, aynıdır. Milliyeti, dili veya dini yoktur. Savaş, aynı zamanda taraflar arasında değil; insanlık ve vicdan arasında yaşanan bir kırılmadır.
Gerçek zafer nedir peki? Bir toprağı ele geçirmek mi, yoksa bir hayatı kurtarmak mı? Bir düşmanı yok etmek mi, yoksa düşmanlığı sona erdirmek mi? Gerçek zafer, silahların sustuğu andır. Gerçek zafer, bir çocuğun korkmadan uyuyabildiği gecedir. Gerçek zafer, insanların birbirini düşman olarak değil, insan olarak görebildiği bir dünyadır.
Savaş insanlığın en büyük yenilgisi, kayıpların en ağırıdır. Ve biz hâlâ buna “zafer” demeye devam ettiğimiz sürece, kaybetmeye de devam ederiz. Asıl kazanılması gereken şey barıştır; bir çocuğun güvende olduğu bir hayat, eksilmemiş aileler ve yıkılmamış şehirlerdir. Vicdanın, insanlığın ve barışın diliyle konuşmayı öğrenmek, işte insanlığın tek gerçek zaferi budur. Savaşsız bir dünya dileğiyle…















