ONU GÖREN GÖZLERİ GÖRDÜM
”Aşkı da, dostluğu da, tarihi de erteleme. ‘Sonra’ dediğin yer, çoğu zaman hiç gelmeyecek olan o meçhul ülkedir.”
Zira…
Hayat, güzel olanı ertelemeye gelmeyecek kadar hoyrat akıyor. “Sonra” dediğimiz o belirsiz zaman dilimi, çoğu kez içine umutlarımızı gömdüğümüz bir uçuruma dönüşüyor. Maalesef, sonralara bıraktığımız bir anı yeniden yakalamak ya da yitirdiğimiz bir çehreyi tekrar görmek, akıp giden nehirde aynı suya iki kez dokunmak kadar imkansız.
Yıllar evvel kaleme aldığım “Onu Gören Gözleri Gördüm” başlıklı yazım, beklemediğim bir yankı uyandırmıştı. Bir gün telefonum çaldı; arayan Bilkent Üniversitesi Özel Kalemi’ydi. Nazik bir ses, “Emine Hanım,” diyordu,
“Sizi üniversitemiz bünyesinde, bir seminerde konuşmacı olarak aramızda görmekten onur duyarız…”
Gönlüm bu davete kanat çırpsa da hayatın sert gerçekleri kapıdaydı. İki gün sonra eşim, amansız bir hastalıkla pençeleştiği bağırsak kanseri sebebiyle zorlu bir ameliyata girecekti. Boğazımda düğümlenen hüzünle durumu anlatıp bu onurlu daveti ertelemek zorunda kaldım. Panelin konusu ise ruhuma en çok dokunan o isimdi: “Atatürk ve Yaşam.” Gidememek, içimde hep sızlayan bir ukde olarak kaldı.
Peki, bu konuyu neden bugün yeniden açtım?
Çünkü ben, bugüne dek gözlerime tesadüf eden nice kıymetli ruhla onurlandım. Bunu, bir itirafın kutsallığıyla kağıda döküyorum: Ben, Atatürk’ü gören gözleri, o gözlerdeki o ölümsüz ışığı bizzat gördüm.
İlkiyle karşılaştığımda henüz on dokuz yaşındaydım. Amerikan Hastanesi’nde çiçeği burnunda bir stajyerken, kader beni Atatürk’ün ilk fotoğrafçısı Celal Işıksel ile buluşturdu. Kalbi yorulmuştu, özel hastamdı. Her gün ona Cumhuriyet gazetesi götürür, başucunda okurdum. Tam on gün boyunca ondan öyle derin, öyle manidar anılar dinledim ki, her kelimesi birer inci tanesi gibi zihnime dizildi. Şifa bulup taburcu olacağı gün, titreyen sesiyle bana döndü:
“Çekmeceyi açar mısın beyaz melek? Orada sana ait bir şey var.”
Merakla açtığım çekmecede, Atatürk’ün 35×35 boyutlarında on adet siyah, beyaz fotoğrafı duruyordu. Heyecandan nefesim kesilmişti. Fotoğrafları incelerken;
” Eh , benim de eserlerim onlar. Kendi ellerimle tabettim,” dediğinde, o koca çınarı sevgiyle yanaklarından öpmüştüm.
Hey gidi yıllar hey…
Sonra başkaları eklendi bu tespih tanelerine…
Efsanevi ses Safiye Ayla,
Opera ve balenin beyefendi orkestra şefi Sedat İçgören,
Mütevazı Ayakkabıcı Ahmet Bey,
O asil sofraların şahidi garson Halil Bey,
Ve ömrünü harflere adamış Muazzez Öğretmen…
Hepsinin heybesinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten birer parça vardı. Ben bu emanetleri zaman zaman edebiyat sitelerinde yazdım ki, o eşsiz anılar öksüz kalmasın, herkes bilsin istedim. Okuyan var mıdır, bilinmez; ama bugün varız, yarın bir toz bulutu…Az sonra okuyacağınız anımı Edremit’te yaşadım…
Muazzez Öğretmen ile karşılaşmamız ise adeta bir film karesiydi. Edremit Vergi Dairesi yolunda, bir elinde dolu bir poşet, diğerinde hayata tutunur gibi yaslandığı bastonuyla zorlukla ilerliyordu. Karşı kaldırımdan onu fark ettiğimde, içimdeki dürtüyle yanına koştum. “Yardım edebilir miyim?” diye sorduğumda, önce duraksadı. Beni o keskin, bilge bakışlarıyla baştan aşağı süzdü; sonra yüzünde hafif bir tebessüm çiçeklendi ve teşekkür ederek koluma girdi.
Kar beyazı kıvırcık saçları, dudaklarında ise eski zaman zarafetini taşıyan pastel bir gül kurusu ruj vardı. Öyle sade, öyle şıktı ki…
Sohbet etmeye başladığımızda mutluluğum bulutlara değdi. O da “O”nu görmüştü! Emekli bir edebiyat öğretmeniydi ve çocukluğunun en büyük mucizesini anlatmaya başladı:
“Atatürk Trabzon’a geldiğinde henüz dört yaşındaydım,” dedi. Evi vergi dairesine çok yakındı, beni bir kahve içimi evine davet etti. Ama ben, o iflah olmaz alışkanlığımla,
“Daha sonra söz geleceğim,” diyerek yine erteledim. Keşke etmeseydim…
Onun anlattıkları şimdi zihnimde tatlı bir melodi gibi yankılanıyor:
“Babam askerdi. Trabzon’un meydanları o gün insan seliydi. Babamın ceketini çekiştirip ağlıyordum; ‘Beni de götür, ben de göreceğim!’ diye… Sonunda dayanamayıp bizi de kalabalığın en önüne götürdü. Herkes alkışlıyor, ‘Yaşasın Gazi!’ diye bağırıyordu ama ben ufak tefek olduğum için kimseyi göremiyordum. Başladım hıçkıra hıçkıra ağlamaya…
Tam o sırada mikrofondan Balkan şivesiyle, yumuşak ama vakur bir ses yükseldi: ‘Ağlayan bir çocuk sesi duydum, nerede o çocuk?’
“Korkudan sustum bir an. Kalabalık, sanki mucizevi bir değnek değmişçesine iki yana açıldı. Onunla aramda sadece on adımlık bir yol kalmıştı.
Kollarını açtı bana, ‘Gel kızım, korkma,’ dedi. Annem elime dokundu;
‘Koş yavrum, o bizim Başkumandanımız!’ dedi. Kalbim, avuca alınmış bir serçe gibi göğsümde çırpınıyordu. Koşamadım… Ama o, adımlarıyla mesafeyi yok etti, beni kucaklayıp ayaklarımı yerden kesti.
Anneme gülümseyip adımı sordu. Annem heyecandan al al olmuş bir yüzle ‘Muazzez, efendim,’ dedi.
Atatürk, o masmavi gözlerini Muazzez’in gözlerine dikip sormuş:
“Büyüyünce ne olacaksın?”
“Öğretmen!”
“Akıllı çocuk… İsmine yakışacak bir meslek. Aferin sana.”
Muazzez Öğretmen, o anın kokusunu hala burnunda taşıyordu: Bana dönüp dedi ki:
” Başımı onun göğsüne yaslamıştım. Biliyor musun kızım?”
” Neyi?”
” O, çok güzel kokuyordu kızım, gözleri gök mavisi gibi ışıl ışıldı.”
Muazzez hanımla kısa sohbetten sonra ayrılmıştık.
Tabi aradan beş yıl geçmişti. Aklıma takıldı. İçimden, ‘ inşallah yaşıyordur,’ diye dua ettim.
Onun bana işaret ettiği alt kat evin önünden geçtim. Camlar toz içindeydi, panjurlar hayata küsmüş gibi yarı kapalı duruyordu. Elimi alnıma siper edip içeri baktım; duvarlar çıplak, oda boştu… Ev sessizliğe bürünmüş, hatıralar göçüp gitmişti.
Oradan hüzünle ayrılırken, “keşke”lerim sol yanımı ısırgan otu gibi dalıyordu.
Hayatı ve insanı ertelemenin bedeli, bir daha asla dolmayacak o boş evlerde saklıydı.
Bir sonraki bölümde Safiye Ayla ile buluşmak üzere…
Sağlıcakla kalın.
Emine Pişiren / Akçay
(“Onu Gören Gözler” adlı yazı dizisi/Muazzez Öğretmen – Edremit’te ki Anımdan…















