Annem anlatırdı. Çocukluğumdan beri unutamadığım yaşanmış bir köy hikâyesiydi bu.
Bazı hikâyeler vardır; üzerinden kaç yıl geçerse geçsin eskimez. Çünkü onlar sadece bir insanın değil, bir dönemin hafızasında yaşar.
“Bizim köyde bir gelin vardı…” diye başlardı annem.
Köyün altından Kızılırmak geçerdi. Yazın sessiz sessiz akar, güneşte gümüş gibi parıldardı. Bahar geldiğinde ise kabarır, kıyılarına yayılır, uzaktan duyulan bir uğultuyla akardı. Çocukluğumda ne zaman Kızılırmak’ın adı geçse, gözümün önüne önce su gelirdi. Yıllar sonra anladım ki annemin anlattığı hikâyede asıl taşan nehir Kızılırmak değildi.
O gelin de kendi evinin çatısı altında, görünmez bir nehrin akıntısındaydı.
Görünmeyen bir nehir…
Her gün biraz daha büyüyen…
Her gün biraz daha derinleşen…
Sözlerden oluşan bir nehir.
Küçümsemelerden oluşan bir nehir.
Görmezden gelişlerden örülen bir nehir.
İnsanın içini kemiren sessizliklerden oluşan bir nehir.
Bugün adına psikolojik şiddet ya da mobbing dediğimiz şeyler, o zamanlar da vardı. Sadece insanlar yaşadıklarına isim veremiyordu. Acının adı yoktu belki, ama kendisi sarsıcı bir biçimde vardı.
Kayınvalidesinin elinden, dilinden, bakışından eksilmeyen bir baskı vardı. Her sabah aynı küçümseme, her akşam aynı suçlama, her gün biraz daha eksilen bir değer… Sabahın ilk ışığında başlayan işler, bitmeyen sorumluluklar, kimsenin görmediği yorgunluklar ve insanın içine sessizce yerleşen o ağır duygu: Değersizlik.
Ve bir sabah, tan yeri henüz ağarmadan, o görünmeyen nehir taştı.
Gelin usulca kalktı. İki yaşındaki çocuğunu sırtına sardı. Köyün içinden kimseye görünmeden yürüdü. Yüreğinde artık taşıyamayacağı kadar çok şey vardı. Kızılırmak’a vardığında ne bir ses vardı ne bir tanık. Su, her zamanki gibi akıyordu. O da çocuğuyla birlikte kendini o suya bıraktı.
Şimdi soruyorum kendime: O gelin onurlu mu davrandı?
Hayır. O gelin bir çözüm bulmadı. O gelin, artık hiçbir çözüm göremeyecek kadar tükenmişti. Ona onur bırakılmamıştı ki onurlu bir seçim yapabilsin. Ona sadece çıkışsızlık bırakılmıştı.
Asıl onursuzluk, bir insanı bu noktaya getirenlerdedir. Bir insanı gün be gün küçülterek, sözle, bakışla, sessizlikle aşındırarak, sonunda ona hiçbir yol bırakmayanlarda… Herkes ne yaparsa kendine yapar, ne söylerse kendine söyler aslında. Ne oldu şimdi? O gelin gittikten sonra, o kayınvalide huzur mu buldu? O giden canların ardından, geride kalan o vicdan adamı ne yapar, nasıl yaşar? O sessiz hesaplaşmanın ağırlığı, insanı ömür boyu içten içe kemiren en büyük ceza değil midir?
Bazı yaralar görünmezdir. Ne kanar ne iz bırakır ama insanın içinde ağır ağır büyür.
Annem bu kısmı anlatırken sesi değişirdi. Sanki geçmişte kalmış bir olayı değil de hâlâ sürüyormuş gibi anlatırdı. Çünkü bazı acılar yalnız yaşayanlara ait kalmaz, onları duyanların içine de yerleşir.
Ben o hikâyeyi her dinlediğimde aynı şeyi düşünürdüm: Bir insan ne kadar yalnız bırakılırsa kendini o kadar çıkışsız hisseder? Ne kadar görmezden gelinirse sesi o kadar uzaklaşır? Ne kadar incitilirse umut o kadar susar?
O gelinin adını bilmiyorum. Yüzünü hiç görmedim ama yıllardır onu düşünüyorum. Çünkü o, tek bir insanın hikâyesi değil; farklı zamanlarda, farklı evlerde ve farklı iş yerlerinde yaşanmış binlerce sessizliğin içinden geçiyor.
Bugün de durum tam olarak böyle değil mi?
Mobbing artık sadece bir eve, bir kayınvalideye ait değil. Bugün işyerlerinde, bir amirin masasının gölgesinde, kurumların kapalı kapılarında, sessiz koridorlarında da aynı görünmeyen nehir akıyor. Bir insan bugün de her gün biraz daha küçültülüyor; sözle, bakışla, dışlanmayla, yok sayılmayla…
Bu yüzden annemin anlattığı hikâyeyi bir ölüm hikâyesi olarak hatırlamıyorum. Ben onu, insan onurunun ne kadar kolay aşındığını anlatan bir hikâye olarak hatırlıyorum. Bir insana dokunan her küçümseme, ondan eksilen bir parçadır. Bir insana yapılan her sessiz dışlama, ondan alınan bir nefes… Ve insan, etrafındakiler ona “insan olduğunu” hatırlatmayı bıraktığında, kendini de unutmaya başlar.
O gelin belki de en son, kendine bıraktığı tek çıkışı yaptı. Ama biz onun hikâyesini anlatırken asıl sormamız gereken şudur: Biz, etrafımızdaki insanlara her gün ne bırakıyoruz?
Kızılırmak bugün de akıyor. Baharları yine kabarıyor, kıyılarında yine hayat sürüyor. Ama ne zaman adını duysam, annemin sesi kulağımda yankılanıyor:
“Bizim köyde bir gelin vardı…”
Ve ben o cümlenin ardından hep aynı şeyi düşünüyorum: İnsanları ayakta tutan sadece ekmek, su ve barınacak bir çatı değildir. İnsan, biraz da gördüğü değerle yaşar. Bir insana onurunu hatırlatmak çoğu zaman bir cümledir, bir bakıştır, bir “iyi misin?” sorusudur.
Belki de bu yüzden bazı hikâyeler unutulmamalıdır.
Çünkü onlar bize, insan olmanın ve insana insan gibi davranmanın o büyük ağırlığını hatırlatır.
Nezahat Göçmen















