Bir sabah aynanın karşısına geçiyoruz. Kıyafetler biraz daha dar geliyor. Tartının üzerindeki rakam yükselmiş. Çoğu zaman ilk yaptığımız şey kendimizi suçlamak oluyor: “İradesizim.” “Daha az yemeliydim.” “Biraz spor yapsaydım böyle olmazdı.”
Oysa obeziteyi yalnızca kişinin iradesine indirgeyen bu yaklaşım, meselenin en önemli bölümünü görmezden geliyor.
Çünkü obezite artık sadece bireysel bir sağlık sorunu değil; ekonomiden eğitime, kentleşmeden gıda politikalarına kadar uzanan çok boyutlu bir toplum meselesidir.
Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi, sağlığı olumsuz etkileyebilecek düzeyde anormal veya aşırı yağ birikimi olarak tanımlıyor. Ancak bu tanım, meselenin toplumsal boyutunu anlatmaya yetmiyor. Bugün çocukların ve gençlerin daha az hareket ettiği, yüksek kalorili ve yüksek oranda işlenmiş gıdalara daha kolay ulaştığı, ekran karşısında geçirilen sürenin arttığı bir dünyada yaşıyoruz.
Dolayısıyla “Neden kilo alıyorlar?” sorusunun yanına artık başka sorular da koymak zorundayız:
Çevremiz neden bizi daha az hareket etmeye teşvik ediyor?
Sağlıklı gıdaya erişim herkes için gerçekten mümkün mü?
Çocuklarımızın okulda, evde ve dijital dünyada karşılaştığı beslenme mesajlarını ne kadar kontrol edebiliyoruz?
Mesele sadece tabaktaki yemek değil
Obeziteyi yalnızca “çok yemek ve az hareket etmek” şeklinde açıklamak bilimsel açıdan eksik kalır.
Genetik yatkınlık, uyku düzeni, stres, bazı ilaçlar, sosyoekonomik koşullar, yaşam alanları ve beslenme alışkanlıkları gibi çok sayıda faktör vücut ağırlığını etkileyebilir.
Üstelik modern yaşam, insanı hareketten giderek uzaklaştırıyor.
Kısa mesafelerde otomobiller, uzun süreli masa başı çalışma, asansörler, ekran başında geçirilen saatler ve çocukların açık alanlarda oyun oynama imkânlarının azalması… Bunların her biri günlük enerji harcamasını etkiliyor.
Bir başka önemli konu ise gıda ortamı.
Kalorisi yüksek, şeker ve yağ içeriği fazla, yoğun biçimde işlenmiş gıdalar birçok yerde ucuz, ulaşılabilir ve agresif biçimde pazarlanabilir durumda. Özellikle çocukların ve gençlerin maruz kaldığı dijital reklam dünyası, beslenme tercihlerinin şekillenmesinde göz ardı edilemeyecek bir güç haline geldi.
Bu nedenle obeziteyle mücadele ederken yalnızca bireye “daha dikkatli ol” demek yeterli değildir.
Çocukluk çağındaki tablo daha ciddi bir uyarı
Obezite konusunda en fazla üzerinde durmamız gereken başlıklardan biri çocukluk çağıdır.
Çocukluk döneminde kazanılan beslenme ve hareket alışkanlıkları ilerleyen yaşlarda da devam edebiliyor. Fazla kilo ve obezite; tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları ve bazı diğer sağlık sorunları açısından risk oluşturabiliyor.
Fakat burada dikkat etmemiz gereken başka bir mesele daha var:
Çocuğu kilosu üzerinden etiketlememek.
“Şişmansın”, “çok yiyorsun”, “kendine dikkat etmiyorsun” gibi ifadeler sağlık sorununu çözmek yerine çocuğun beden algısını ve psikolojik iyilik hâlini olumsuz etkileyebilir.
Çocuğa değil, yaşam biçimine odaklanmalıyız.
Ailece daha sağlıklı beslenmek…
Birlikte yürümek…
Ekran süresini dengelemek…
Okullarda fiziksel aktiviteyi artırmak…
Sağlıklı gıdayı erişilebilir hâle getirmek…
Asıl mücadele burada başlamalı.
Okulların rolü tartışılmaz
Obeziteyle mücadelede okul, yalnızca ders anlatılan bir bina değildir.
Çocuğun gününün önemli bir bölümünü geçirdiği okul; beslenme, hareket, sağlık okuryazarlığı ve yaşam alışkanlıklarının şekillenmesinde kritik bir kurumdur.
Ancak okullardan beklenen yalnızca “sağlıklı beslenme eğitimi” vermek de olmamalıdır.
Çocuklara sağlıklı beslenmeyi anlatırken okul kantininde sağlıklı seçeneklerin bulunup bulunmadığını, beden eğitimi ve fiziksel aktivite imkânlarını, okul çevresindeki gıda ortamını ve ailelerin sürece katılımını da düşünmek gerekir.
Bir çocuğa “hareket et” deyip güvenli oyun alanı sunamıyorsak, “sağlıklı beslen” deyip sağlıklı gıdayı erişilebilir kılamıyorsak, sorumluluğun tamamını çocuğun omuzlarına yüklemek adil değildir.
Çözüm yasaklardan önce bilinçte
Obeziteyle mücadele elbette kamu politikalarını gerektiriyor. Ancak yalnızca yasaklar üzerinden yürütülecek bir yaklaşımın yeterli olmayacağı da açık.
İnsanların doğru bilgiye ulaşması, sağlıklı tercihler yapabilecek ekonomik ve sosyal koşullara sahip olması ve bu tercihleri sürdürebilecek bir çevrede yaşaması gerekiyor.
Burada ailelere, öğretmenlere, sağlık çalışanlarına, yerel yönetimlere, gıda sektörüne ve medyaya ayrı ayrı sorumluluk düşüyor.
Medyanın da bu konuda önemli bir sınavı var.
Bir yanda “hızlı kilo verdiren mucize yöntemler”, diğer yanda beden üzerinden yapılan acımasız yorumlar…
Sağlık haberciliği, sansasyonun değil bilimin yanında durmak zorunda.
Obezite konusunda insanlara korku satmak yerine doğru bilgi vermek, kişileri suçlamak yerine çözüm üretmek gerekiyor.
Tartıdaki rakamdan daha büyük bir mesele
Belki de obezite hakkında konuşurken en büyük hatamız, insanı yalnızca tartıdaki rakama indirgemek.
Oysa insan kilosundan ibaret değildir.
Bir kişinin sağlığı; beslenmesinden hareket düzeyine, uyku düzeninden ruhsal iyilik hâline, yaşadığı çevreden ekonomik koşullarına kadar birçok değişkenin kesişiminde şekillenir.
Bu nedenle obeziteyle mücadele, “daha az ye” cümlesinden çok daha fazlasını gerektiriyor.
Daha sağlıklı okul.
Daha hareketli şehir.
Daha erişilebilir sağlıklı gıda.
Daha bilinçli aile.
Daha sorumlu medya.
Ve en önemlisi, insanı suçlamadan sağlık sorunlarıyla mücadele eden bir toplum anlayışı…
Çünkü obeziteyi yalnızca tartıda görürsek, problemin yalnızca sonucuna bakmış oluruz.
Asıl mesele ise tartıya çıkmadan çok önce başlıyor.
Ve bu nedenle obezite, aslında hepimize şu soruyu soruyor:
Nasıl bir yaşam biçimini normal kabul ediyoruz ve gelecek nesillere nasıl bir hayat bırakmak istiyoruz?
Cevabımız, yalnızca bireylerin kilosunu değil, toplumun geleceğini de belirleyecek.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen














