Empatiyi kaybettiğimizde yalnızca karşımızdaki insanı değil, toplum olarak birbirimizi de kaybetmeye başlarız.
Bir sabah trafikte korna sesleri arasında ilerliyorsunuz. Önünüzdeki araç birkaç saniye gecikiyor. Arkadaki sürücü sabırsızlanıyor, korna çalıyor. Bir başka gün markette sırada beklerken biri önünüze geçiyor ve tartışma çıkıyor. İş yerinde bir arkadaşınızın dalgınlığını “ilgisizlik”, sokakta bir insanın öfkesini “saygısızlık”, bir öğrencinin sessizliğini “tembellik” olarak yorumlayıveriyoruz.
Çoğu zaman karşımızdaki insanın hikâyesini bilmeden onun hakkında hüküm veriyoruz.
Belki de çağımızın en büyük toplumsal sorunlarından biri tam burada başlıyor: Birbirimizi anlamadan birbirimizi yargılıyoruz.
Empati, bir başkasının yaşadığı duyguyu birebir yaşamak değildir. Onun yerine geçmeye çalışmak, olaylara yalnızca kendi penceremizden bakmamak ve “Ben onun yerinde olsaydım ne hissederdim?” sorusunu sorabilmektir.
Fakat günlük hayatın telaşı içinde bu basit soruyu giderek daha az soruyoruz.
Herkesin acelesi, herkesin haklılığı var
Modern hayat bizi hızlandırdı. Daha hızlı çalışıyor, daha hızlı tüketiyor, daha hızlı iletişim kuruyoruz. Mesajlara hemen cevap vermek, haberlere anında ulaşmak, düşünmeden tepki vermek neredeyse normalleşti.
Bu hızın içinde dinlemek zorlaştı.
Çünkü dinlemek zaman ister. Anlamak sabır ister. Empati ise kişinin kendi doğrularını bir süreliğine kenara bırakmasını gerektirir.
Oysa bugün çoğu tartışmada karşımızdakinin ne söylediğini anlamaktan çok, ona ne cevap vereceğimizi düşünüyoruz. Bir insan derdini anlatırken onun cümlesinin bitmesini beklemiyor, kendi savunmamızı hazırlıyoruz.
Böylece iletişim, karşılıklı bir anlayış alanı olmaktan çıkıp bir haklılık yarışına dönüşüyor.
Herkes kendisini anlatıyor.
Ama kimse gerçekten dinlemiyor.
Sosyal medya bizi birbirimize yaklaştırırken neden uzaklaştırıyor?
Teknoloji sayesinde dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz. Fakat aynı masada oturduğumuz insanın yüzüne bakmayı unutabiliyoruz.
Sosyal medya, hayatımıza büyük imkânlar kattı. Ancak dijital ortamın önemli bir özelliği, karşımızdaki insanın yüzünü, ses tonunu ve duygusal tepkisini çoğu zaman ortadan kaldırmasıdır.
Ekranda yalnızca bir yorum görüyoruz.
O yorumun arkasındaki insanı değil.
Bir cümleye kızıyoruz; fakat o cümleyi yazan kişinin neden öyle düşündüğünü merak etmiyoruz. Bir fotoğrafa bakıp bir hayat hakkında karar veriyoruz. Bir paylaşımı görüp bir insanın karakterini birkaç saniyede tanımladığımızı düşünüyoruz.
Oysa insan, birkaç cümleden ibaret değildir.
Her insanın görünmeyen bir tarafı vardır: yaşadığı kayıplar, korkuları, ekonomik sorunları, ailevi meseleleri, hayal kırıklıkları ve kimseye anlatmadığı mücadeleleri…
Biz çoğu zaman insanların yalnızca davranışını görüyor, davranışın arkasındaki nedeni görmüyoruz.
Empati zayıfladığında toplum sertleşir
Empati yalnızca bireysel ilişkilerin değil, toplumsal hayatın da temel unsurlarından biridir.
Bir sürücünün yayaya, işverenin çalışanına, öğretmenin öğrencisine, ebeveynin çocuğuna, gencin yaşlıya, sağlıklının hastaya yaklaşımında empati vardır.
Empati azaldığında ise toplumsal hayatın dili sertleşir.
İnsanlar birbirini dinlemek yerine etiketlemeye başlar. Farklı düşünceler tehdit gibi algılanabilir. Hatalar karşısında ikinci bir şans vermek yerine hemen mahkûm etmeye yöneliriz.
Üstelik bu durum yalnızca yetişkinlerin dünyasında kalmaz.
Çocuklar, büyüklerin birbirine nasıl davrandığını izleyerek büyür.
Evde birbirini dinlemeyen ebeveynleri, okulda birbirine tahammül etmeyen öğrencileri, sokakta en küçük anlaşmazlıkta yükselen sesleri gören bir çocuk, çatışmayı çözmenin yolunu zamanla bu davranışlarda arayabilir.
Bu nedenle empati bir “kişisel gelişim tavsiyesi” olmaktan çok daha fazlasıdır.
Bir toplumun birlikte yaşayabilme kapasitesidir.
Belki de ihtiyacımız olan şey biraz daha yavaşlamak
Bazen büyük toplumsal sorunların çözümünü çok büyük kavramlarda arıyoruz.
Oysa değişim, gündelik hayatın küçük davranışlarında başlayabilir.
Bir insan konuşurken telefonumuzu masaya bırakmak…
Bize ters gelen bir düşünceyi hemen küçümsememek…
Bir hata yapan insanı tek bir hatasıyla tanımlamamak…
Yaşlı birinin neden yavaş yürüdüğünü düşünmek…
Bir çalışanın neden verimsiz göründüğünü sormadan önce onun hayatında neler olduğunu merak etmek…
Çocuğumuzun davranışına kızmadan önce ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışmak…
Ve belki de en önemlisi, her tartışmada son sözü söylemek zorunda olmadığımızı kabul etmek.
Çünkü empati, “Sen haklısın, ben haksızım.” demek değildir.
Empati, “Senin neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışıyorum.” diyebilmektir.
Bu cümle, anlaşmazlıkları ortadan kaldırmayabilir. Ama anlaşmazlığın düşmanlığa dönüşmesini engelleyebilir.
Birbirimize ihtiyacımız var
Toplum dediğimiz şey, aslında birbirini hiç tanımayan milyonlarca insanın aynı hayatı paylaşma çabasıdır.
Aynı sokaklardan geçiyor, aynı kaldırımları kullanıyor, aynı şehirlerde yaşıyor, aynı geleceği çocuklarımıza bırakıyoruz.
Bu nedenle birbirimizi anlamaya çalışmak bir lüks değildir.
Birlikte yaşamanın şartıdır.
Belki bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Son zamanlarda kaç kişiyi gerçekten dinledik?
Kaç kişinin sözünü kesmeden, telefonumuza bakmadan, cevap hazırlamadan dinledik?
Kaç kez “Ben olsam ne yapardım?” yerine “O neden böyle yapmak zorunda kaldı?” diye düşündük?
Bazen toplumu değiştirmek için büyük cümlelere ihtiyacımız yoktur.
Bir insanı yargılamadan önce birkaç saniye durmak bile yeterlidir.
Çünkü belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey daha fazla konuşmak değil, birbirimizi yeniden duyabilmek.
Sağlıcakla kalın.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen















