NEDEN HİÇ DURULMADIK?
Felsefi Bir Deneme
İnsanlık tarihinde hiç huzurlu bir çağ oldu mu diye sordum kendime.
Ama asıl soru belki de şuydu: Neden hiç durulmadık?
Araştırdım. Araştırdıkça derine indim.
Tarihçiler bazı dönemleri görece sakin sayıyor.
Pax Romana— Akdeniz çevresinde yaklaşık iki yüz yıllık bir istikrar.
Pax Mongolica— İpek Yolu’nda ticaretin güvenle aktığı bir zaman.
Ama bu huzur hiçbir zaman kusursuz değildi.
Bir yerde düzen kurulurken, başka bir yerde baskı derinleşiyordu.
Yine de inkâr edilemez bir gerçek var: Bu dönemler, en azından bazı insanlar için, acının azaldığı zamanlardı.
Sonra aklım kuzeye kaydı.
İsveç, Norveç, Danimarka…
On yıllardır büyük savaş yok, büyük yıkım yok.
Neden?
Okuduklarım şunu söylüyordu:
Yoksulluk azaltılmış, eşitsizlik törpülenmiş.
Yasalar var — ve o yasalara gerçekten uyuluyor.
İnsanlar eğitime, sağlığa, güvenceye ulaşabiliyor.
Yani evet — huzurun bir zemini kurulabiliyor.
Adalet arttıkça, kavga azalıyor.
Ama tam burada başka bir gerçek kapıyı çalıyor:
En müreffeh toplumlarda bile derin bir yalnızlık var.
İstatistikler, en yüksek intihar oranlarının çoğu zaman en gelişmiş ülkelerde görüldüğünü fısıldıyor.
Dışarıdan bakınca düzen.
İçeriden bakınca insan.
Etrafıma bakıyorum.
Dünyaya bakıyorum.
Herkes bir koşuşturma içinde.
Herkes haklı.
Herkes yorgun.
Sanki görünmez bir fırtına var
ve biz, kendi küçük gemilerimizde,
önce kendimizi, sonra sevdiklerimizi kurtarmaya çalışıyoruz.
Eskiden fırtına uzaktaydı.
Şimdi avucumuzun içinde.
Tarihte en ağır zamanlar hangileriydi diye baktım.
20. yüzyıl dünya savaşları — tek bir yüzyılda yüz milyonun üzerinde ölüm.
Moğol istilaları — şehirler silindi, nüfuslar yok oldu.
Kara Veba — Avrupa’nın neredeyse yarısı kayboldu.
Ama belki de mesele sadece sayı değil.
Belki de en bunaltıcı zaman, her şeyi aynı anda gördüğümüz zamandır.
Çünkü artık hiçbir acı uzakta değil.
Hepsi cebimizde.
Hepsi gözümüzün önünde.
Ve sonra en başa döndüm.
Habil ile Kabil.
Ortada ne para vardı,
ne sınırlar,
ne imparatorluklar.
Ama bir şey vardı:
Kabul edilme isteği.
Değer görme arzusu.
Ve o arzunun yarattığı kırılma.
Bir bakıştaki fark,
bir iç sarsıntıya dönüştü
ve o sarsıntı, tarihin ilk kanını akıttı.
İşte o zaman anladım:
İnsanlık hiç durulmadı,
çünkü değişen hep dış dünya oldu.
Reçeteler vardır; işe yarar, acıyı azaltır.
Ama kökü tamamen sökemez.
Çünkü sorun hiçbir zaman sadece dışarıda olmadı.
Hep içerideydi — en başından beri.
Aradan binlerce yıl geçti.
İmparatorluklar kuruldu, yıkıldı.
Şehirler büyüdü, hayat hızlandı, ekranlar aramıza girdi.
Ama o ilk duygu hâlâ burada.
Bazen bir köyde dedikodu olarak çıkar karşımıza,
bazen bir şehirde rekabet olarak,
bazen de bir ekranın içinde, tek bir cümlede.
Kılık değiştirir, ama özü değişmez.
Tıpkı bir yumurta gibi;
kabuk kırılır, şekil bozulur,
ama iç aynı kalır.
Tıpkı bir okul bahçesinde duyulan kahkaha gibi;
yıllar geçer, yüzler değişir,
ama o sesin özü tanıdıktır.
Belki de huzurlu bir çağ hiç olmadı.
Ama huzura yaklaşan zamanlar oldu.
Ve belki de gerçek şu:
Çağlar değişti, insan değişmedi.
Tarih ilerledi, ama içimiz aynı yerde kaldı.
Zaman yürüdü — kalp ise yerinden hiç kıpırdamadı.
Nezahat Göçmen, 2026















