Bazı maviler vardır, insanın gözlerine değil, ruhunun en karanlık odalarına dokunur.
Denizin karşısında durduğumda hep aynı hissi yaşarım; sanki beni benden daha iyi tanıyan kadim bir varlığın gözlerinin içine bakıyormuşum gibi. O sessiz görünür ama içinde binlerce yılın hikâyesini taşır. Kıyıya vuran her dalga, unutulmuş bir sırrın fısıltısıdır aslında.
Belki de bu yüzden maviyi sevdim.
Çünkü mavi, hiçbir zaman kendini bütünüyle göstermez. Ufka yaklaştıkça uzaklaşır, derinleştikçe karanlığa dönüşür. Tıpkı aşk gibi…
Bazı aşklar denizdir; nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamazsın. İçine çekildiğini fark ettiğinde artık çok geçtir. Dalgalar seni korkutmaz. Korkutan şey, derinlerde seni bekleyen şeyin ne olduğunu bilememektir.
Ve insan bazen bir çift gözde o maviyi görür.
Bir anlığına dünyanın bütün sesleri susar. Zaman yavaşlar. İçinde yıllardır kilitli duran bir kapı aralanır. Nedenini bilmeden tanıdık gelir o bakış. Sanki ruhun, çok eski bir zamandan kalma bir hatırayı hatırlamıştır.
İşte o an anlarsın…
Bazı insanlar hayatımıza gelmez.
Bizi çağırırlar.
Tıpkı gecenin içinde parlayan bir deniz feneri gibi. Ulaşamayacağını bile bile ışığına doğru yürürsün. Çünkü bazen varmak değil, çağrının kendisi büyüler insanı.
Deniz bunu bilir.
Bu yüzden bütün sırlarını derinliklerinde saklar.
Ve gece olduğunda, ay ışığı mavinin üzerine düştüğünde, suyun yüzeyinde görünen şey deniz değildir artık.
Geçmişin, özlemlerin, yarım kalmış sevdaların ve adını koyamadığın duyguların yansımasıdır.
Belki de aşkın en gerçek hâli budur…
Dokunamadığın hâlde hissettiğin, Sahip olamadığın hâlde taşıdığın, Kaybettiğin hâlde içinden hiç gitmeyen…
Tıpkı gecenin koyu mavisine karışmış bir deniz gibi;
Sessiz, Derin, Ve sonsuza kadar çözülemeyecek kadar gizemli…














