İnsanın kendini tanıma serüveni, çoğu zaman dış dünyayı değil, içindeki gölgeleri keşfetmesiyle başlar. “Kibir(siz)siniz” ifadesi de tam bu iç yolculuğun eşiğinde duran bir aynadır: Hem “kibirlisiniz” hem de “kibirsizsiniz” anlamını aynı anda taşıyan, kişiyi kendi algısıyla yüzleştiren bir soru gibi.
Kibir, insanın kendini olduğundan büyük görme eğilimidir. Bazen başarıların ardından sessizce büyür, bazen de eksikliklerin üzerini örtmek için bir zırh gibi giyilir. Kibirli insan, çoğu zaman başkalarını küçültürken aslında kendi içindeki boşluğu büyütür. Çünkü kibir, dışarıya dönük bir güç gösterisi gibi görünse de içerideki güvensizliğin yankısıdır.
Kibirsizlik ise yalnızca alçakgönüllülük değildir; daha derin bir denge hâlidir. Kişinin kendini değersiz görmesi değil, değerini abartmadan bilmesidir. Kibirsiz insan, varlığını ispat etme telaşına düşmez; çünkü zaten “olma” hâliyle yetinmeyi öğrenmiştir. Bu yüzden kibirsizlik bir eksiklik değil, olgunluk göstergesidir.
Fakat insan kolayca iki uç arasında savrulur. Bir gün kendini yetersiz hissederken, ertesi gün aşırı bir özgüvenle başkalarını yargılayabilir. İşte “kibir(siz)siniz” tam da bu salınımın ortasında durur. İnsan, kendine sorar: “Ben kimim? Kendimi olduğum gibi mi görüyorum, yoksa görmek istediğim gibi mi?”
Asıl mesele kibirli ya da kibirsiz olmak değildir aslında. Asıl mesele, kendini fark edebilmektir. Çünkü farkındalık, insanı uçlara savrulmaktan korur. Ne tamamen kendini yüceltmek ne de tamamen silmek… İkisi de gerçeği çarpıtır. Gerçek, ikisinin arasındaki ince çizgide gizlidir.
Belki de en doğru cevap şudur: İnsan ne tamamen kibirli ne de tamamen kibirsizdir. İnsan, sürekli değişen, kendini yeniden tartan bir varlıktır. Ve her gün yeniden şu soruyla karşılaşır: “Bugün ben, kendime ne kadar dürüstüm?”
“Kibir(siz)siniz” ifadesi bu yüzden bir yargı değil, bir davettir. Kendine bakma, kendini tartma ve en önemlisi kendini yanılsamadan ayırma daveti.
Hoş geldin/iz
Sağlıcakla














