İnsan olmak,
sadece nefes almak değildir.
İnsan olmak;
hissetmektir…
hem de en derinden.
Kırılmayı göze almaktır.
Severken incinmeyi,
inanırken hayal kırıklığına uğramayı,
güvenirken yıkılmayı…
Ama yine de vazgeçmemektir.
Çünkü kalbini kapatan,
kendini de kapatır hayata.
Ve bir süre sonra
acımayan bir kalp değil,
hiç yaşamayan bir ruh kalır geriye.
Oysa insan…
yaralarıyla insandır.
Gözyaşıyla,
suskunluğuyla,
içinde kopan fırtınalarla…
İnsan olmak;
güçlü görünmek değil,
kırıldığını inkâr etmemektir.
Ve belki de en büyük insanlık,
kendi acını başkasına taşımamaktır.
Çünkü gerçek güç;
yaralıyken bile incitmemeyi seçmektir.
Ve insan olmak;
yeniden başlayabilmektir.
Kırıldığın yerden değil,
öğrendiğin yerden yürümektir hayata.
Her düşüşte biraz daha kendine yaklaşmak,
her vedada biraz daha olgunlaşmaktır.
Çünkü bazı kayıplar,
eksiltmez insanı…
asıl olanı hatırlatır.
İnsan olmak;
affetmeyi bilmektir bazen,
ama unutmak zorunda olmadığını da anlamaktır.
Kendine yapılanı görmezden gelmek değil,
kendini görmezden gelmemeyi seçmektir.
Ve en çok da…
kendi yanında kalabilmektir.
Herkes giderken bile
kendini terk etmemektir.
Çünkü insan,
en çok kendine sadık kaldığında iyileşir.
Ve en derin yaralar bile,
şefkatle dokunulduğunda kabuk bağlar.
Ve belki de hayat;
tam da burada başlar…
Kendine dönebildiğin yerde.
Ne geçmişin yüküyle ezildiğinde,
ne de başkalarının beklentilerine sıkıştığında…
Sadece kendin olduğunda.
Çünkü insan olmak;
kusurlarıyla var olabilmek,
eksikleriyle sevebilmek,
ve tüm kırıklara rağmen
yüreğini kapatmamak demektir.
İşte o zaman…
hayat gerçekten hissedilir.
Ve insan,
ilk kez gerçekten “yaşıyorum” der.














