Mavinin tonu mudur seni bana bağlayan,
Yoksa o tonun içinde sakladığın sırlar mı beni sana çeken?
Dalganın heybeti midir beni sende kaybeden,
Yoksa her çarpışında yeniden doğmayı öğreten gücün mü?
Kum taneciklerine olan tutkun mudur beni kıyıya aşık eden,
Yoksa her birine ayrı bir hikâye yükleyişin mi beni büyüleyen?
İçinde binbir rengi barındırman mıdır seni derin kılan,
Yoksa o renklerin arasında kaybolurken kendimi bulmam mı seni bana bu kadar yakın yapan?
Güneş ışınlarını sindirircesine içine çekmen midir aşkı hissettiren,
Yoksa karanlığın en dibinde bile ışığı saklayabilmen mi beni sana inandıran?
Yoksa…
Yer gök sen, yer gök ben midir bizi birbirimize bağlayan,
Sınırları silen, uzakları yok eden o görünmez bağ mı?
Belki de hiçbiri…
Belki de hepsi…
Çünkü sen;
Bir renk değilsin sadece, bir his değilsin yalnızca.
Sen; içine düşeni değiştiren, dokunduğunu dönüştüren bir derinliksin.
Ve ben…
Sana her baktığımda biraz daha kaybolan,
Kayboldukça kendine yaklaşanım.
Sen denizsen, ben kıyı değilim artık.
Ben de senim.
Aynı dalgada savrulan, aynı rüzgârda yön bulan,
Aynı sonsuzluğa inananım.
Ne mesafe kalır aramızda,
Ne zaman…
Çünkü bazı bağlar anlatılmaz.
Sadece hissedilir.
Ve hissedilen şey…
En gerçek olandır.















