Bir zamanlar Anadolu’nun küçük bir köyünde, herkesin “Derviş Hasan” diye bildiği yaşlı bir adam yaşardı. Küçük bir kulübesi, birkaç ağacı ve eski bir su kuyusu vardı. Köylüler onun zengin olmadığını düşünürdü; fakat derviş, her sabah şükrederek uyanır, elindekini paylaşırdı.
Bir gün köyün gençlerinden Yusuf, dervişin yanına geldi.
“Dede,” dedi, “Ben çok çalışıyorum ama istediğim hiçbir şey olmuyor. İnsanlar benden daha az çalışıp daha çok kazanıyor. İçimde öfke birikiyor.”
Derviş gülümsedi. Kuyudan bir tas su çekti ve Yusuf’a uzattı.
“Bu suyu taşı, ama tek bir damlasını bile dökme.”
Yusuf dikkatle yürüdü. Geri döndüğünde derviş sordu:
“Yolda ne gördün?”
“Hiçbir şey görmedim. Sadece suyu dökmemeye çalıştım.”
Derviş başını salladı.
“İşte evladım, insan da böyledir. Dünyanın kusurlarına, başkasının nimetlerine ve geçmişin yaralarına bakarken elindeki nimeti fark etmez. Sonra gönlü susuz kalır.”
Yusuf sessizce dinledi.
Derviş devam etti:
“Rızık yalnız para değildir. Sağlık, nefes, dostluk, sabır, bir annenin duası, bir yetimin tebessümü de rızıktır. İnsan, kendisine verileni küçümserse elindeki hazinenin farkına varamaz. Başkasının kapısına bakmak, kendi gönül kapını kapatır.”
Yusuf’un gözleri doldu.
“Peki ya dertlerim?” diye sordu.
“Dertten kaçma,” dedi derviş. “Bazen dert, insanı kendine getirir. Sabır, susmak değildir; Allah’a güvenerek doğru adımı atmaktır. Tevekkül, çalışmayı bırakmak değil, elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Yaradan’a bırakmaktır.”
Yusuf o gün köyden ayrılırken artık aynı insan değildi. Eve döndüğünde annesinin elini öptü, komşusuna yardım etti ve sahip olduklarına şükretti.
O günden sonra ne zaman gönlü daralsa kuyunun başına gelir, kendine aynı sözü söylerdi:
“Bugün elimdeki nimeti görebildim mi?”
Çünkü derviş ona şunu öğretmişti: Gönül huzuru, dünyada her istediğine sahip olmakta değil, sahip olduklarının kıymetini bilip Allah’ın takdirine güvenmektedir. Şükreden gönül, azı çok görür; sabreden gönül yolunu bulur.














