“Benim İradem; aileden başlayan özgürlüğün, halkın egemenliğine uzanan hikâyesidir.”
Anne karnına düştüğün an, doğal olarak bireyliğin kabul görür.
Doğumdan sonra büyür, ergenlik dönemini aşar ve yasal rüşt yaşı olan 18’e geldiğinde oy kullanma hakkına resmen sahip olursun.
Ama insanın konuşma, düşünme ve kendini ifade etme hakkı doğuştan itibaren vardır.
Bir çocuğun gelişiminde en önemli şeylerden biri özgüvendir.
Duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilmesi, sorgulaması, yorum yapabilmesi…
Baskıcı olmayan ebeveynlerle büyüyen çocuklar bu anlamda çok şanslıdır.
Çocukluğumda rahmetli babam; üç kız kardeşim, erkek kardeşim ve benim fikirlerimizi mutlaka dinlerdi.
Babamın doğru bildiği bir konuda bile “Hayır, bu doğru değil” diyebilirdik.
Konuşur, tartışır ve sonunda ortak akılla en doğruyu bulmaya çalışırdık.
İlk aşkımızı da, üzüntümüzü de sansürsüz paylaşırdık.
“Acaba kızar mı?” korkusunu hiç yaşamadık.
Babamın bir sözü vardı:
“Demokrasi ailede başlar.”
O zamanlar bu sözün ne kadar kıymetli olduğunu tam anlayamıyorduk.
Belki çocukluğun verdiği saflıktı, belki de antidemokratik bir düzenin ne olduğunu bilmememizdi.
Evde altı kişiydik. Dördümüz aynı fikirdeyse, çoğunluğun kararı uygulanırdı.
Farkında olmadan seçim yapmayı, çoğunluğa saygıyı ve birlikte hareket etmeyi öğreniyorduk.
Bazen birbirimizi ikna etmek için önceden konuşup “altyapı çalışması” bile yapardık.
Bugün dönüp baktığımda aslında demokrasiyi yaşayarak öğrendiğimizi görüyorum.
Bir arkadaşım bir gün bana:
“Keşke ben de sizin ailenin çocuğu olsaydım.” dedi.
Şaşırmıştım.
İnsan neden başka bir ailenin evladı olmak isterdi?
Sebebini anlattı:
“Biz babamın istediği yemeği yeriz. Onun istediği kanalı izleriz. Onun dediği saatte uyuruz. Uyumazsak ışıkları kapatır. Hasta olmaktan bile korkarız; ona da kızar.”
Yani itaat etmek zorundaydılar.
Kendi isteklerinin hiçbir önemi yoktu.
İtiraz eden ceza görürdü.
Yemek beğenmeyen sofradan kaldırılır, aç bırakılırdı.
Tek kişi para kazanıyordu ve güç ondandı.
Bu arkadaşım ilerleyen yıllarda sağlıklı ilişkiler kurmakta çok zorlandı.
İki farklı aile…
Birinde demokrasi, diğerinde baskı.
Aslında bugün toplum olarak yaşadığımız birçok şeyin temeli de burada başlıyor.
Haklarımız var.
Seçme ve seçilme hakkımız var.
En kutsal irade sandığa atılan oydur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Cumhuriyet; egemenliğin halka ait olduğu yönetim biçimidir.
Katılımı esas alır.
Çoğulculuğu savunur.
Kuvvetler ayrılığıyla otoriterleşmeyi engeller.
Milli egemenliği temel kabul eder.
Ama bugün geldiğimiz noktada halkın iradesi çoğu zaman yok sayılıyor.
İnsanlar; etnik kimliğiyle, korkularıyla, ekonomik zayıflıklarıyla ayrıştırılıyor.
Parçala, böl, yönet anlayışı büyüyor.
Hukukun üstünlüğü zayıflıyor.
Bağımsız yargıya güven azalıyor.
Ekonomik yük ağırlaşıyor.
Liyakatin yerini kayırmacılık alıyor.
Paran varsa güçlü, yoksa görünmez sayılıyorsun.
Konuşan susturuluyor.
Maskeler düşüyor.
Yüzler kızarmıyor artık.
Filler tepişirken karıncalar eziliyor.
Ama unutulmamalı:
Ben kadınım.
Seçme ve seçilme hakkımı Atatürk sayesinde aldım.
Biat etmem.
Eğitimde, işte ve siyasette var olurum.
Ben çocuğum.
Okula aç gitmek istemiyorum.
Atatürk’ün dediği gibi:
“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız.”
Işığımızı söndürmenize izin vermeyeceğim.
Ben emekliyim.
Şatafat içinde yaşayanların bizi yoksulluğa mahkûm etmesini kabul etmiyorum.
Ben halkım.
Kimseye kulluk etmem.
Asırlardır özgür yaşamış insanların torunlarıyız.
Halkını tüketen, sonunda kendini de tüketir.
Çünkü;
“Devlet gemiye, halk da suya benzer.
Gemiyi taşıyan sudur;
ama gemiyi deviren de sudur.”















