Arının Sırrı
Sabah kahvaltısını bahçede yapmak başlı başına bir lüks. Masada çay, peynir, bir de gözümün alışkın olduğu manzara: sardunya, gül, fesleğen, begonvil, bir de Meksika petunyası. Ama iki gündür kahvaltı sofram başka bir konuğu da ağırlıyor. Sıradan bir arı değil bu; gövdesi iri, neredeyse bir başparmak büyüklüğünde, kanat sesi bile daha gürültülü.
Bu kadar iri görünce aklıma bir soru takıldı: Acaba kraliçe arı mı bu? Ama sonra düşündüm. Kraliçe arı bir kere dışarı çıkar, ömrünün geri kalanını kovanın içinde geçirir, dışarının çiçeklerini bir daha hiç görmez. Oysa benim gördüğüm arı tam tersiydi; sürekli dışarıda, sürekli seçim yaparak dolaşan bir arı. Demek ki başka bir şey bu. Belki tek başına yaşayan, kendi kovanını kurmayan cinsten iri bir arı türü.
Onu izlemeye başladığımdan beri fark ettiğim şu: Çiçeklerin hepsine uğramıyor. Gül orada, güzelliğiyle duruyor. Begonvil renk cümbüşü içinde. Fesleğen kokusunu saçıyor. Ama arı bunların hiçbirine konmuyor. Doğruca petunyanın mor çiçeklerine gidiyor, tam ortasına dalıyor; adeta bir doktor vizit yapar gibi hızlıca işini görüp bir sonraki çiçeğe geçiyor. Bir çiçekte durduğu süre göz açıp kapayana kadar, uçarken geçirdiği süre ondan biraz daha uzun. Fotoğrafını çekmeye kalkıyorum, o çoktan başka bir çiçekte.
Bunca seçiciliğin bir nedeni olmalı. Arıya sorsak, “En sevdiğin çiçek hangisi?” diye, sanırım cevabı mor petunya olurdu. Peki neden? Rengi mi çekiyor onu, yoksa kokusu mu? Belki de bambaşka bir şey anlatıyor ona. Belki ikisi birden.
Mor, arıların daha belirgin algılayabildiği renklerden biriymiş. Üstelik petunyanın açık yapılı çiçek tacı ona kolay bir iniş, kolay bir kalkış sunuyor. Kapalı ve dar boğazlı çiçeklerle uğraşmadan işini bitiriyor demek ki. Sardunya ya da fesleğen belki ona göre daha fazla emek istiyor. Oysa petunya, kısa sürede işine yarayan nektarı sunuyor.
Sonra bir düşündüm. Gül de güzel, begonvil de göz alıcı. Ama arı güzelliğe değil, ihtiyacına göre seçiyor. Onun için önemli olan, hangi çiçeğin en çok işine yaradığı. Bizim gözümüzle onun gözü aynı yerde durmuyor.
Dün öğleden sonra baktım, ortalıkta yoktu. Nereye gittiğini bilmiyorum. Belki yuvasına dönmüştü, belki de başka bir çiçeğin peşindeydi. Belki topladığı nektarı yuvasına taşıyacak, belki yavrularını besleyecek. Belki de benim hiç bilmediğim başka bir telaşın peşinde. Nereden gelip nereye gittiğini bilmiyorum ama bunca seçiciliğin onun dünyasında bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.
Bugün yine kahvaltı masasındayım. Belki bu sefer telefonun kaydını önceden açık tutup onu yakalarım. Belki de yakalayamam; o yine benden hızlı davranır.
Nereden gelip nereye gittiğini kim bilir? Belki bu bahçe onun için bir han gibi; kısa bir mola yeri, yolu üstünde uğradığı bir konak.
Ama artık biliyorum ki bahçede konuk olan bu kocaman arı için mor rengin, hızlı işin ve doğru seçimin bir hikâyesi var.















