İnsan, bilmediğini fark ettiğinde öğrenmeye başlıyor sanırdım. Oysa zamanla başka bir şeyin daha doğru olduğunu anladım: Bazen asıl başlangıç, bildiğimiz sandığımız şeylerin ne kadarını elememiz gerektiğini fark ettiğimiz andır.
Her gün yüzlerce cümleyle karşılaşıyoruz. Bir haber, bir yorum, bir görüntü, bir istatistik, bir uzman görüşü, bir arkadaşın kanaati, bir başkasının öfkesi… Hepsi aynı ekranın içinde, aynı ağırlıkta, aynı hızla önümüze düşüyor. Zihnimiz ise bütün bunları birbirinden ayırmak zorunda kalıyor.
Bir süre sonra insanın önünde garip bir soru beliriyor:
Gerçekten neyi bilmek istiyorum ve bunun için önce neleri bilmiyormuş gibi kenara koymam gerekiyor?
Bilgi; kalabalığının içinden geçip gerekli olanı seçebilmektir.
Çünkü her bilgi kıymetli değildir.
Bazı bilgiler yalnızca dikkatimizi tüketir. Bazıları bizi ilgilendirmeyen tartışmaların içine çeker. Bazıları doğru olsa bile bizim hayatımız açısından hiçbir anlam taşımaz. Bazıları ise yanlış olduğu için değil, eksik olduğu için yanıltır.
Bir de insanın kendi içinde taşıdığı fazlalıklar vardır.
Ön kabuller.
Alışkanlıklar.
Korkular.
Başkalarından miras alınmış kanaatler.
“Böyle gelmiş, böyle gider” cümlesinin rahatlığı.
Çocukken doğru kabul ettiğimiz ve yetişkin olduğumuzda hiç yeniden sorgulamadığımız hükümler…
Bunların hepsi zihnin raflarında durur. Üstelik çoğunun üzerinde “bunu neden düşünüyorum?” etiketi bile yoktur.
Bilmek için önce bunların bazılarını raftan indirmek gerekir.
Bu yüzden gerçek anlamda öğrenmek, bazen eklemekten çok çıkarmaktır.
Bir düşüncenin yanlış olduğunu öğrenmek kadar, o düşünceyi neden doğru sandığını öğrenmek de önemlidir. Bir haberin gerçeğini araştırmak kadar, o habere neden hemen inandığını fark etmek de…
Çünkü insan yalnızca dünyayı anlamaya çalışmaz; aynı zamanda kendi bakışının sınırlarını da anlamaya çalışır.
Belki olgunluk biraz da budur.
Her konuda bir fikrinin olması değil, bazı konularda henüz yeterince bilmediğini söyleyebilmek.
Bir tartışmayı kazanmak için değil, gerçeği bulmak için soru sormak.
Kendi düşüncesine yöneltilen itirazı kişisel bir saldırı gibi görmemek.
Ve en önemlisi, insanın zaman zaman kendisine şu soruyu sorabilmesi:
“Ya yanılıyorsam?”
Bu soru kolay değildir. Çünkü insanın egosuna değil, merakına hizmet eder.
Hızlı karar vermemiz, hızlı yorum yapmamız, hızlı taraf olmamız bekleniyor. Sessizlik bile bazen bilgisizlik gibi algılanıyor.
Halbuki bazı sessizlikler bilgisizlikten değil, düşünme ihtiyacından doğar.
Bazen “Bilmiyorum” demek, uzun uzun konuşmaktan daha dürüsttür.
Bazen bir konu hakkında görüş belirtmemek, o konuyu önemsememek değil; yeterince anlamadan hüküm vermeyi reddetmektir.
Ve bazen bilginin ilk işareti, insanın cümlesinin sonuna kesinlik işareti koyamamasıdır.
Bir noktadan sonra insan şunu fark ediyor:
Hayat, bize her şeyi bilme fırsatı vermiyor.
Zaman sınırlı.
Dikkat sınırlı.
Ömür sınırlı.
O halde mesele, mümkün olan her şeyi bilmek değil. Neyin bilinmeye değer olduğunu ayırt edebilmek.
Bunun için de elemek gerekiyor.
Gürültüyü elemek.
Gösterişi elemek.
Önyargıyı elemek.
Başkasının korkusunu kendi düşüncemiz sanmayı elemek.
Kalabalığın kanaatini hakikat zannetmeyi elemek.
Ve belki en zorunu: Kendi zihnimizin bize kurduğu rahat hikayeleri elemek.
Çünkü bazen gerçeğe ulaşmanın önündeki en büyük engel cehalet değildir.
Fazla bilgidir.
Daha doğrusu, birbirine karışmış fazla bilgidir.
Gerçek ile yorumun, veri ile kanaatin, deneyim ile genellemenin, eleştiri ile öfkenin birbirine karıştığı bir dünyada insanın en büyük ihtiyacı belki de yeni bir şey öğrenmekten önce zihninde bir temizlik yapmaktır.
Sonra geriye kalanlara bakmak.
Hangisi gerçekten benim?
Hangisi doğru?
Hangisi kanıtlanabilir?
Hangisi sadece bana tanıdık geliyor?
Hangisini sırf herkes söylediği için doğru kabul ediyorum?
Ve hangisini artık bırakmam gerekiyor?
İşte insanın “bilmek” dediği şey belki tam o noktada başlıyor.
Her şeyi bilmek mümkün değil.
Ama neyi bilmeye değer bulduğumuzu, neyi sorgulamamız gerektiğini ve hangi düşünceleri geride bırakmamız gerektiğini öğrenmek mümkün.
Belki bilgelik de budur:
Zihnini bilgiyle doldurmak değil, hakikatin duyulabilmesi için gereksiz olanı susturmak.
Ve insanın hayatında bazı anlar vardır.
Biriktirmeyi bırakıp elemeye başladığı anlar.
Her cevaba sarılmak yerine doğru soruyu aradığı anlar.
Kendi doğrularından bile şüphe edebildiği anlar.
İşte o an, insan belki daha az şey bildiğini düşünür.
Ama aslında ilk kez gerçekten bilmek için yer açmıştır.
Sağlıcakla.















